Saturday, 11 November 2017

Cem ve Cem Evi İle Pir Sultan Abdal Alevi Dünyasının Orjinal Kavramlarımı?



Re/Rea Yol inancı/Alevilik'te geçen yüz yıl, hatta Cumhuriyetten önce, mesela Sivas-Malatya-Yozgat-Dersim-Antep-Maraş-Çorum ve bir çok bölgede , 'Cem' ve Cem Evi  gibi kavram ve kurumların mevcut olup olmadığının  sorgulanması gerekiyor.
Diğer bir deyişle , sorgulanması gereken bu iki isimle ifade edilen kurumlar  ve ritüeller değil.
Cem ve Cem Evi isimleri varmıydı ?
Yoksa birilerince sonradan mı icad edildi ve asılları unutturuldu?
İkinci şıkkın doğruluğunu kısaca tartışacağız.
Hele bir de cem kelimesinin anlamını öğrendikten sonra.

Cem kelimesi Arapça ve Ferit Devellioğlu Osmanlıca lügatine göre aşağıdaki anlamlara geliyor :'' l . toplama, yığma. 2. birden fazla insan, hayvan ve eşyayı gösteren isim. 3. a. gr. çoğul.''

Bunlara tek tek bakalım, 

1-) Toplama ve yığma. 
Yani, evinizin önüne, varsa deponuza , toprak veya gübre, veya buğday vb yığabilir, tavukları da kümeste toplarsınız. Velhasılı bunları cem  edersiniz.

2-) Birden fazla ve insan dahil her hangi bir şeyi gösteren isim.
Mesela ''elimde şu an ceman  beş adet bilet var'' gibi. Mesela ''meydanda yüz kişi cem oldu,''  gibi.

3-) Gramer'de çoğul anlamında . Mesela, ''uyutulan''  kelimesinin cemi, ''uyutulanlardır''.

Ayrıca cami de aynı kökden gelir.

Bu kelimede  Alevilerin inançları gereği zaman zaman oluşturdukları  özel amaçlı bir topluluk ile   huzurunda  semah dönmek, mensupların muhakemesi, anma ve dini ritüellerinin pratiği  ve muhtelif  toplantılarını  çağrıştıran, tarif eden , o tariflere yönlendirecek anlamlar pek görünmüyor.

Oysa  yine Arapça kökten gelen cemaat kelimesi,  sosyal, dini , kültürel ve ekonomik aktivitelerinde insanların bir araya gelmelerini esas alıyor :''1. insan toplulukları. 2. imamın arkasında namaz kılanlar. 3. bir mezhepten olan topluca halk,'' anlamlarını veriyor.

Dolayısıyla yukarıda  zikredilen ve  cem ile aynı kökten gelen cemaat kelimesinin , Alevi Re /Yol inancının sosyal dokusunu temsil eden belli başlı aktiviteler, yani  ''insanların bir araya gelmeleri, inanç ve ritüelleri,''  göz önüne alındığında, cem kelimesine kıyasla anlamı daha uygun ifade ettiği  farkediliyor.

Buna rağmen 'Cem' kelimesinin tedavüle sokulmasının sebebleri var elbette.

Kurmanci Kürdçesin'de Re/Yol/Alevilerin , mevcut tarifiyle  cem için bir araya gelmelerine civat deniyordu.
Civat, Arapça cemaat kelimesinin Kurmanci Kürdçesinde aldığı form olarak geçiyor aşağıda verilen  kaynakta. Bu kelimenin Arapça cemaat'in Kurmanci formu olduğuna dair lügatlerdeki yerleşik kanι tartışma gerektirebilir, ama şimdilik bu konuyu bir tarafa bırakalım.
Kırmancki/Zazaki, Dımıli ve Sorani'de ise cemat ( cemaat kelimesinin yerel bir formu) kavramı kullanılıyordu.

Michael L. Chyet'in 'Kurdish-English' sözlüğü s.92 de civat kelimesi için verilen anlamlar:
1. society (toplum, cemiyet, halk).
2. group; association; assembly (heyet, topluluk,küme; birlik, cemiyet, arkadaşlık; toplantı, meclis, kongre).
3. meeting , gathering (toplantı,birleşme,toplanma; topluluk).

Cem ve  Cem Evi kavramlarına bakınca görünen o ki,  civad ve cemat kavramları toplulukların hafızalarından kazınmış. Yerine  cem ikame edilmiş, yetmiyor , bir de ev kelimesi işin içine katılarak, 'Cem Evi' kavram ve kurumu icad edilmiş.

Civad / cemat kavram ve kurumu, asırlar boyu varlıklarını çok çetin şartlarda sürdüren Alevi Kürdlerin  sözlü kayıt ve ortak hafızalarının kaynağı ve  en önemli parçası olan birlikteliğin arenasıydı.
Türkiye Cumhuriyeti  Devleti  müdahale ederek inancın sosyo-genetik kodlarıyla oynadı. Bunu gerçekleştirmek için de  temel kavramları bozmanın ilk adımı olarak mutad  şiddet ve asimilasyona başvuruldu.
Kürd Pirler Elazığ, Malatya, Sivas, Çorum, Tokat, Yozgat, Amasya, Antep,Maraş ,Ankara vs de karakollara, askeri garnizon veya jandarma komutanlıklarına çağrıldılar, tehdit edildiler, sakalları çekiştirildi.
Onlar Kürd değil, Türk olacaklardı, bu kadar basit.
Harput mal/hayvan  pazarına davarını getiren Alevi Kürde, konuştuğu her Kürdçe kelime için 25 kuruş ceza kesiliyordu. Zaten koyunun ortalama fiyatı da o kadardı. Bu şiddetle, hem Harput( ve tüm Alevi yerleşimlerinin)  mal pazarının ticaret, hem de köylü ve çoğunluk alıcının lisanı olan Kürdçe'ye ağır bir darbe vurulmuş oldu.
O da yetmez ,uydurma  anekdotlar ve yaşamamış şairler ile  kendilerine mal edilen ısmarlama ve  tercüme şiirler piyasaya sürüldü. Bu senaryoya, İttihatçı seleflerinin alt yapısı çürük Türklük tezleri elden geçirilerek bin bir dezinformasyonla makyajlanıp,  akla hayale gelebilecek, daha doğrusu gelemeyecek türden manipülatif düsturlarla harmanlanarak ilave edildi. İnancı tüm veçheleriyle tahribe yönelik uyduruk kavramlar ve hayali figürlerin düzmece  hayat hikayelerinin Aleviliğin ana zihinsel arterlerine devlet zoruyla enjektesi böylece başarıyla gerçekleştirildi.
Tüm bunların üzerine  politik iklimin gidişatına uygun olarak, piyasaya ''Cem Evi'' ikamesi pek zor olmasa gerekti.

Daha farklı bir söylemle, Re Haq/Alevi toplulukların 1300 yıldır İslama karşı direnerek muhafaza edebildikleri sosyo-kültürel ve teolojik dokuyu bozmak için öncelikle mevcut olmayan Türkmen Alevi  ile hiç yaşamamış  Pir Sultan Abdal gibi figürler icad edildi.
Aslında bu kadar özensiz bir uydurmanın, bu denli itibar görmesi de akademik bir çalışmaya konu olmayı hakkediyor.
Pir Sultan Abdal'ın Abdal'ını servet teklif edilse bile bir Türkmen-Yörük köylüsü Aptal harici telaffuz edemez(di).
Yani mevcut  'Aptal'  kelimesi zaten Arabi 'Abdal'ın' Türkmen-Yörüklerce  söylenişidir.
Totoloji yaparak bir daha belirteyim; bir Türkmen ya da Yörük köylü, Osmanlı kaynaklarında transkribe edilmiş Abdal kelimesini, karşılığında kendilerine  milyar dolar teklif edilse dahi Abdal olarak telaffuz edemezler.
Aptal derler.
Ve zaten de kelime aptal olarak mevcut, 'Abdal' değil.
Dolayısıyla güya 500 yıl evvel yaşamış bir Türkmen olan Pir Sultan Abdal'a kendi soydaşları 'Aptal'  diyebilirlerdi ancak, zira lisanları öyle.
Heceleyerek yazalım ; ''A+bd+al 'ın''   -bd sini Türk, -pt söyler.
Abdal değil, Aptal der.
Türkler,  ve bazı diğer Asyaik topluluklara has linguistik bir fenomen bu.
Mesela Arapça RamaDan kelimesine Pers ve Kürd lisanlarında RamaZan denir.
Nedense Türkçe de öyle olmaması gerektiği halde, aynı form kullanılıyor.

Velhasılı Türkmen, Yörük ya da benzeri toplulukların  'Aptal' isimli ya da sıfatlı şahıslara itibar ettikleri, edebildikleri ve edebileceklerini Türk soyundan olmayan 'Türk nasyonalistleri' ile Kürdler kabullenirlerdi.
Ntekim olan da budur. 
Cumhuriyet aydını muhacir Türk, uğruna sahte destanlar ve menkibeler yazdığı Türkmen-Yörükler hakkında hiç bir bilgiye sahip değil.
Aynen Yakub Kadri'ye,  Haymana'ya gidip te kendisini dinlemeye gelen köylülere ''Türklükten'' ateşli biçimde bahsederken, kendilerine Türk denildiğini duyan köylülerin koro halinde ve spontane  ''estağfurullaaah'' cevabını yapıştırmaları da  çok önemli bir örnektir.
Zira o zamanlar Türk kelimesini hakaret telakki eden köylülerin torunları, Yakub Kadri gibi idealist Tük nasyonalistlerinin manipülasyon ve dezinformasyon katkılarıyla bu kadar kısa bir süre içersinde artık kendilerini Türk ırkının en mümtaz unsurları görmekteler.
Aralarında hatırı saylır bir Kürd de mevcuttur.
Bu durumda da, daha yüz sene evvel Türkçe bilmeyen milyonla Kürdün bugün kendilerini Türk ile Alevi Türkmen görmelerinde şaşılacak bir şey olmamalı.

Aptal/abdal kelimesine dair biraz daha söylenecekler var.
Orta Anadolu'da Türkler 'Aptal' kelimesini, düğün eğlencelerinde  müzik aleti çalan şahıslara yönelik kullanırlar. Saz ve  davul-zurna çalanlar için. Hakaret sözcüğüdür de aynı zamanda. Ve açıkça, eğer Pir Sultan Abdal gerçek bir şahıs olsa ve ismini de vaktiyle duymuş olsalardı, ismini Pir Sultan Abdal değil, Pir Sultan Aptal olarak söylerlerdi.

Hele asıl bir Pir Sultan Abdal ile Kaygusuz Abdal şiirleri var ki, duru Türkçeyle yazılmış bu şiirlerden bazılarının linguistik incelenmesi sonucunda  ortaya bazı ilginçlikler  çıkabilir, dolayısıyla araştırılmasında fayda var.
Şimdilik kısaca değineyim.
Promosyonlarını yapan Türk aydın ve akademisyenlere göre yaşamış, Türkmen Alevisi ve Banaz'ın bir köyünden olan Pir Sultan Abdal ile Alanyalı, 103 yaşında ölen ve Alevi Türkmen olduğu kaydedilen Kaygusuz Abdal isimli köylü  halk ozanlarının deyişlerinde dikkat çekici bazı noktalar var. 
Yani öyle bir şey ki, mesela şiirlerinde mükemmel ve itinayla seçilmiş, sanki  Cumhuriyet Türkçesini de andıran biçimleriyle Türkçe, Farsça ve Arapça kelimeleri 500-600 sene evvelinden kullanma yeteneklerine de şapka çıkarılır!
Bu hususa dair bazı notlarım var, ama  yazımı zaman alacağa benzer. Umarım meraklı arkadaşlar, gençler şiirlerden bazılarını ve kullanılan kelimeleri incelerler. Kendi başına akademik bir tez konusudur bu.

1921 de Kocgiri'de Mustafa Kemal'in Sovyet lideri Lenin'den sağladığı silahlarla katlettiği ve 1937 de Dersim'de öldürttüğü Alevi Kürdlerin ezici çoğunluğu,  'Ev' kelimesi, yetmez bir de 'Cem Evi' , hatta Pir Sultan Abdal ismi verilmiş figürü hayatlarında hiç duymamışlardır.
Bu arada bir hatırlatma yapmalıyım.
Pir Sultan isimli bir aşiret ya da ocaktan bahsediliyor. Eğer bu aşiret ya da ocağın isminin sonuna
Abdal kelimesi eklenmişse, son kelime kesin uydurmadır.
Zira Kürdler Arabi Abdal kelimesini Avdal/Evdal olarak söylerler(di).
Türkmenler ise yukarıda yazdığım gibi 'Aptal' derler.

Cem Evi'ne tekrar dönersek, inanç mensuplarının köylerinde civad-cemat toplantılarını bazı  seçilmiş evlerde tertipledikleri biliniyor.
Ama bu ev,  köy camisi gibi belli bir mekan olmayabilir.  

Konuyla bağlantılı olması hasebiyle şunu da belirtmek lazım; Aleviliği  Osmanlı'nın bir döneminde ismi bilinen Bektaşi Tekkelerinin ''inanç ve ideolojisi'' ile  özdeşleştirmemek, ya da fazla karıştırmamak lazım.
Bağlantıları olabilir elbette.
Esasen Haci ( aslı Xaji dir Kürdçe, Persçe) Bektaş önemli bir isim ama daha sonra Tekkelerle anılacak olan inancın içinde ve özünde Haci Bektaş'tan ne kadar kaldığına dair kelamlar ise başlı başına bir çalışma alanı teşkil eder, onu da belirteyim bu arada.
Mamafih, Bektaşi Tekkeleri bir dönem sanki bir nevi resmi statüye sahip ve asli işlevi olan dini-sosyo-kültürel'den, sürec içersinde zamanın politik paradigmasının ışığında değerlendirilmesi gerekli olana  evrilmiş ve  İslamın bir Sufi yorumunu benimsemişlerin merkezleri gibi değerlendirilebilirler.
Yani bir nevi asıl ismi Khangah olan Sufi toplanma, barınma ve ibadet hanelerinin Osmanlı'da aldığı isim  de denebilir.
Aynı zamanda da  Osmanlı'nın politik iklimine ayak uydurmak zorunda kalan, ya da o yöne evrilen bir kurum.
Unutmamak gerekir ki Kürd Aleviliği , bilebildiğim kadarıyla özellikle 1800 yılları itibariyle Osmanlı ile sürekli çatışma halindeydi.
Topluca değil, ama bölgesel, aşiretler bazında. Hem yerleşik hem de göçebe Alevi Kürdler, özellikle de ikincisi çok büyük katliamlara maruz kaldılar.
Bunun için 'Travels and Researches in Asia Minor, Mesopotamia, Chaldea and Armenia, William Francis Ainsworth' ile araştırılmaya başlanabilir.
Bir hususu özellikle vurgulamak gerekiyor; her şeyden evvel  kendilerine yanlışlıkla Alevi ismi verilmiş  Re/Yol inancı mensubu Kürdler Müslüman değiller.
İslamiyete karşı medieval dönemlerde alınan yenilgiler sonrası, farklı sebeblerle ortalıkta hızla gelişen muhtelif Sufi cereyanların etkisine biraz da takiye maksadıyla açılmaları, ''asli kavramlarını'' İslamın Sufi yorumuyla yeniden şekillendirmeleri, inancın araştırılmasında kafa karıştırıcı bir rol oynuyor.
Yukarıda belirttiğim Cumhuriyet Türkiyesi, hatta geç Osmanlı devlet müdahaleleri haricinde , onun dışında ele alınması gereken bir husus bu.

Alevi ismi, Re/Yol inancı topluluklarıyla anılmadan evvel mevcuttu. Ayrıca bir millenyum evvel Yol inancı mensuplarının Alevi adlandırıldıklarına dair tek bir belirti de yok.
Sonradan kendilerine münasip görülen isim bu, zira Şiilikle karıştırılmışlar.
Şiilere rafızi denirken, Aleviler de aynı kategoride ele alınmış, görülmüş ya da tarif edilmiş.
Aslında Şiiler İslamiyet içersinde değerlendirilirler ve dinin şartlarını da yerine getirirler.
Oysa Alevi Kürdler'in islamla uzak yakın hiç bir alakaları yoktur.
Ama elbette Aleviler de İslami bazı kavramları kabullenmişler.

Anadolu'da az sayıda da olsa bazı Şii elementler, Alevi Kürdlere yakınlık duyarak Re/Yol çizgisini benimsemiş olabilirler.
Bu Şiilerden küçük bir grup, mesela Merzifon'da ( farklı bölgelerde de ) mevcut. 1827 Rus-Osmanlı savaşını müteakip bölgeye Şirwan'dan gelip yerleşen İraniler.
Bugünlerde de elbette söylemeye gerek yok, Türkmen Alevidirler! 
Ayrıca, ideolojik bazı kaygılarla sanki yaşadıkları Anadolu'da buhar olmuş gözüyle bakılıp, varlıkları unutturulan ve Türklüğe asimile edilen Moğolların Şii kesimlerinin bir kısmının da Kürd Aleviler yanında Alevileştikleri ve kendilerini Alevi tarif ederlerken, cumhuriyetin asimilasyoncu karakteriyle birlikte Alevi Türkmen ilan edildiklerini de not olarak düşeyim. Kanaatimce Tahtacılar da Kürd-Moğol karışımı olmalılar, ama üzerine çalışma gerekiyor. Bu arada kendilerine Tahtacı denilmesini de ağaç ve orman le iştigal ettiklerinden dolayı kullandıları naklediliyor. Eğer öyle olsaydı ve iddia edildiği gib Türkmen olsalardı, kendilerini Farsça-Kürdçe tahta kelimesi yerine, Türkçe ağaç, ağaçcı ya da ağaç eri gibi ifade ederlerdi kanaatimce.
Bahsettiğim Şii topluluklara Kars-Iğdır hattında yaşayan ve kendilerine Azeri ismi verilmiş Şii halk girmiyor. Bunlar Şii olarak yaşıyorlar, Kars'ta oldum olası Alevi Kürdler mevcut.

Sorgulanması gereken iki noktaya kısaca değinerek makaleyi bitireyim.
Ali b. Muttalip, yani Muttalib'in oğlu ve Hz.Muhammed'in damadı Hz.Ali'nin  Re/Yol inancına çok önemli bir figür olarak girmesi yetmiyor, inancın ismi de bizatihi ''Ali'ye mensup olan, Ali'yi takibeden, Ali'ci,'' anlamlarına gelen Alevi oluyor.
Peki bu Ali, yani İslam şeriatının yılmaz savunucu ve etkili Islamcı figürü, hayatlarında kelime-i şehadet getirmemiş, Islami namaz kılmamış ve oruç tutmamış, Cuma namazına katılmamış, Hacca gidenlerle alay etmiş ve kendine Alevi diyen Kürdlerin inancında  ne arıyor ?
Ya da mesela, İslam'ın tartışmasız merkezi Mekke şehrini 680 yıllarında işgal eden ve  İslamın en kutsal mabedi Kabe'yi içinde o an bulunan Hz.Muhammed'in son kalan sahabeleriyle birlikte cayır cayır yakan, namaz , oruc ve hac yerine müzik, avcılık ve zamparalıkla iştigal edip, zemzem suyu yerine lakır lakır şarap içen,  yetmez bir de en mümtaz şeriatçılardan Hz.Ali'nin oğlu ve Peygamberin torunu Hüseyin'i öldürten Muaviye'nin oğlu Yezitten niye nefret ederler ?

Yapılanlara, icraate  bakılırsa, normalde Alevilerin Ali ve oğlu Hüseyin yerine Yeziti savunmaları daha makul ve mantıklı değilmidir ?
Ama çok önemli bazı sebebleri var bu tuhaflığın.
Çok kısaca değindiğim bu önemli konuyu çok detaylı ve daha da bir akademik üslupla ilerde ele alırım umarım.


Sunday, 5 November 2017

Türkçe'de Kar ve Kara Muamması



Türkçe'de oldum olası Kar ile Kara kelimeleri kafamı kurcalardı. Ama, şöyle, bir eser, ve geçerdi etkisi.
Unuturdum.
Son zamanlarda yine depreşti bence tastamam tuhaf olan bu fenomen.

Bir düşünelim. Kar , ak  rengiyle, Kara ise bizzat temsil ettiği zifiri karanlık ile, bir birilerine taban tabana zıt durumdalar.

Pekala...

İki kelimede sadece bir +a ile sonlandırma farkı var.
Örnek verelim; kar yağıyor ve biri yerde ki ''kara'' bakıyor. Şimdi bir tekstte okuduğumuzda bu ''kara'', kar kelimesinin  +e /+a yönlendirme soneki verilmiş  hali gibi de görünüyor.

Yani şimdi Ahmet agam  yağan ''kara'' baktığını bize söylediğinde, kar'ın ''kara-siyah'' ile farkına vurgu yapmak için evvela kar deyip bir ful stop yaptıktan sonra da,  a sesini mi eklemeliydi !
Mesela, Altaik dil mi, değil mi diye habire üzerine koftiden akademik kelamlar edilen Moğol dilinde Kara kelimesi, aynen Türkçedeki gibi.
Gerçi Moğolca'da bu kelime farklı anlamlara da geliyor, geçelim.

Beyaz ise Çağan demek Moğolca'da.
Hani yeni bademin o yeşil, hafif  tüylü, çok ekşi ve tuzla şahane giden ismi de Çağla olan hali var ya, Moğolca Çağan'la bağlantılı  görünüyor.

Kar ise Çasun demek.

Yani Moğol kendi dilinde Kar  anlamına gelen Çasun ile Kara'yı söylediğinde, Türkçedeki gibi bir birine karışmıyor kelimeler.
Kürdi lisanlarda da öyle.
Persçe'de de.Arapça'da da öyle.
Türkçe'de kır kelimesi var. Bir anlamı ''gır saçlı ( bu saç kelimesi de bir enteresan),'' da kullanılan, diğeri de step , ova, dağ başı,meskün olmayan doğal arazi vb.
Toprak  farklı renklerde olabiliyor, dolayısıyla Türkçe'de kır kelimesinin  ''kır saçlı'' da olduğu gibi gri -gümüşi , beyazımtrak bir anlamı taşıması, tabiata yönelik düşünüldüğünde, yine düşündürücü.
O zaman belki de iki adet kır kelimesi vardı Türkçe'de. Muhtemelen  bir tanesi şu an alfabemizde bulunmayan Q , diğeri de ğ (ghain) harfleriyle temsil edilen ses tonlarıyla  söyleniyordu.
Pers ya da Arap kronikler de , kelimelerden biri  kar biçiminde kaydedildi ve  kullanımı da böyle oldu.
Ya da, Persçe'de bulunan  ve '' çok beyaz veya çok siyah, kar ve katran gibi,'' anlamına gelen kar kelimesini alıp kullanmış olmalılar.
Bu kelime de a , elif ile ifade ediliyor.
Ama her ne olursa olsun görünüyor ki, Türkçe'de kar kelimesi  üzerinde tartışılması gerekenler olduğu belli.
Tabii bu arada kara kelimesine dokunmadık.

Saturday, 28 October 2017

Sis Kelimesi / İsmi, Hangi Lisana Ait ?



Sis Kelimesi Hangi Lisana Ait ?

Sis kelimesinin anlamı için Nişanyan'ın sözlüğüne bakıldığında, karşısında  ? soru işareti görünüyor.
Kökeni meçhulmüş, öyle diyor.
Malüm literatür ve günlük lisan da bilinen, duyulan ve kullanılan  bir kelime.
Hatta Medieval dönemlerde Cilicia, şimdiki Maraş-Adana-Mersin Toroslarının bir kısmını da kapsayan Ermeni krallığının ( Lesser Armenia) başşehrinin ismi de Sis idi.
Sonradan isim Kozan'a çevrilmiş, Adana'nın ilçesi.

Sis aynı zamanda da Giresun'un Görele ilçesindeki meşhur bir dağın ismidir.
Gezi rehberlerinde gururla yazılan  yaylasının ismi de Sis.
Cumhuriyet Türkolog/tarihçi ile halefleri ve dahi TDK, ismi muhtemelen Türkçe sandıklarından, yerine bir adet ''türetip'' değiştirmeye bile kalkışmamışlar belli, hala duruyor kelime ve de isim.

Demek ki kelime Ermenice değilmiş, yoksa bilinirdi, en azından Sevan Nişanyan yazardı sözlüğünde.
Rumca da değilmiş, olsaydı o da çoktan yazılmıştı.
Arapça veya Persçe olsa, yine bulunması ve tesbiti kolay olurdu.

Süryanice de değil. Gürcüce de!

Neden bulunamıyor dersiniz ?

Çünki Sis kelimesi Kürdçe'dir de, ondan: ''safi beyaz, bem beyaz'' anlamına gelir.
Kaynak: p.555: sis سيس   Kurdish-English Dictionary , Michael L. Chyet

Diğer verilen  Kürdce anlamları ise '' solmak, sönmek, geçmek, tedricen gözden kaybolmak ; sararıp solmak ; zayıf, donuk, baygın, belirsiz.''

Giresun Sis dağı'nın fotolarına bakanlar, dağın üzerinin bembeyaz olduğunu göreceklerdir. O zaman soru şu; bu Kürdce ismi Giresun'da bulunan bir dağa kimler vermiş olabilir?
Onu da yazacağız bir gün.

Wednesday, 25 October 2017

Eşek Gibi Zırlamak ile Ayı Gibi Hırlamak

Zırlamayı eşeklere, metaforik olarak ta insanlara yönelik kullanıyoruz. Hırlamayı da yine, ayı ve köpeklere, metaforik olarak ta insanlara.

Peki bu kelimelerin kökeni nedir diye sorsak ve sözlüklere baksak, onom. ''ağlama sesi,gırtlak sesi, ayı sesi, eşek sesi vb.'' ile  bir çok benzeri kelime bulabiliriz.

Ama her kökeni belirsiz kelime gibi, bunun açıklaması da eften püften belirlemeler ve bir evvel ki sözlükten aynen kopyala-yapıştır gelenek ve mantığıyla,  aynen gürültüye gider.

Zırlama- Hırlama kelimelerinin baş harfleri Z ile H'yi  bir anlık atalım, önümüzde belirecek
olan , '' ırlama -ırlama,'' yani aynı kelimedir.

Hııım diyecekler  vardır şimdi sanırım.


Türkçe'de Y ile başlayan bazı kelimelerde , bu harfin düştüğü,muhafaza edildiği, ya da farklı olanıyla ifade edilenler olabiliyor.

Mesela , kaynaktan aynen aktarayım,

1. Yılan kelimesi :  ilan-yilan, 
2.Yıldırım :  ıldırjan-yaltıra-j(z)ıltıra- dz(j)ıldırım,
3.Yüz( surat) : üzi-yüz,
4.Yedi : idi, yete-yet.-yetti
5.Yetmiş : itmiş-yitmiş  
6.İpek: Uzb.ipex, ET. yipek,

Bir tane de ben ekleyeyim: İlduz-Yıldız...

Kelimemize gelince, şimdi sıkı durun :

Zırlamak meğerse Türkçede şarkı söylemek demekmiş : '' irla " sing songs! " = Divan yirla-, Chag. yirla-, Karakalpak dzirla-  "to sing."


Burada iddia edilen kelimenin esasen ''yırla'' yani ''yir-yır'' olduğu, ama diğer formların da geçerli olduğuna dikkat çekelim. Karakaplaklarda ise Jırla ( J z gibi ses veriyor) ve Osmanlıya'da Zırla olarak transfer olmuş.
Hırlamak ta bir başka versiyon.

Velhasılı, eşeğin zırlaması ile  ayı ve  itin hırlaması, aynı kelime.
Yani şarkı söylemek ile Türkü çığırmak. 

Tabi bu durumda ''çığırmak-çağırmak'' kelimesinin anlamı da merak edilebilir.

Tuesday, 24 October 2017

Şaklaban

  
Şaklaban Kelimesi Üzerine,

Bu kelimenin sosyolojik / etnik hatta coğrafik karşılıkları var. Bunları az da olsa deşmeden yapılan etimolojik çalışmalar, ister istemez yetersiz kalmaya mahküm.

Şaklaban kelimesinin anlamı ve etimolojisine yönelik  bir kaç sözlükte yapılan açıklamaların, kanaatimce pek üzerinde durulacak yanları yok, o sebeble de  buraya almadım.
Zaten bu kelime için yapılan yeni bir araştırma ve bulgu  olduğuna dair de bir belirti yok. Varsa da, ben maalesef okuyamadım. Eğer benden evvel bulup  yazan olduysa, hem takdir , hem de gıpta ederim.

Kelime  bir çok kitapta geçiyor, en başta da medieval tarihte.

Evvela bir nerelerde geçtiğine bakalım, bulabildiğim, okurken rast gelebildiğim kadarıyla.

1-) Tabakati Nasıri, Vol II : p.318. Burada çevirmen  Moğolların Merw de insanlara yaptıkları zulüm ve burun-dudak kesme gibi vahşetleri naklederken, döneminde ki benzeri uygulamalara dikkat çekiyor ve bu arada bize lazım olan  Sag-lab kelimesini kullanıyor : '' The Mughals went and brought back with them the persons named, and, with the aid of the rack and other tortures, succeeded in extorting the money ; and, besides these unfortunates, nearly 10,000  other persons were tortured to death.After this, the Majir-ul- Mulk was mutilated by having his ears, nose, and lips cut off-~the fashion of the “ Sag-lab” Montenegrin and Bulgarian “heroes ” of the present day (...)''.

- Not düşmüşüm kitabı okuduğumda : ‘’Bu Sag-lab dediği Saklab+an , yani Türkçedeki Şaklaban  olmalı.’’

2-) Aynı eser, p.450-455 . Yazar bize Moğol Batu Khan’ı anlatırken kelimemizi kullanıyor : '' When Tushi, ( Juji, my note) the eldest son of the Chingiz Khan as has been previously stated, was removed from the world for conspiring against his father, several sons survived him, and the eldest of them all was Batu. The Chingiz Khan installed him in the place of his father,and all the states of the tribes of Turkistan , from Khwarazm,Bulghar,Bartas, Saklab,as far as boundaries of Rum,came under his sway; and, in that region , he subjugated all the tribes of Khifchak,Kankuli,Yamak, İlbari(Albari), Rus, Charkas (...).''

  • Yazar yukarıda Moğolların etki alanlarından bahsederken, Khwarzm’dan başlayıp, batıya doğru coğrafik bir hatta bulunan ‘’Bulgar,Bartas ( çok ilginç, burası neresi ?) Saklab ve taa Rum sınırlarına kadar,’’ diyor.Bir Saklab daha...

3-) hudud al alam  ,

p.79 : (not almışım) şaklaban kelimesi olmalı bu , Trakya civarı veya batısında bir nehirden bahsediyor, belki de Meriçtir : '' Another river rises in the west of the country Rum ( Bizans) , from the mountain Bulghari , and follows (hami ravadh) an easterly direction until it reached the place ( jay ) of the Saqlabians living in the Rum country.(...)''

-Rum ülkesinde yaşayan Saklabianlar'dan bahsediyor. 
Burada bir nokta daha var, not almıştım zaten, o da bahsedilen nehrin döküldüğü yer olan Jay...Üzerine düşünmedim ama şaklabanlık gibi bir kavramla anılan bu grubun yerleşik olduğu alanlardan birinin isminin Jay olması, bana ‘’caymak’’ kelimesini de hatırlatıyor. Ama bu sadece bir spekülasyon şimdilik.


4-) p.82 : -burada yine, Istanbul boğazının kuzeyinde ‘’Saqlab ülkesi,’’ diyor. 

5-) Rubruk:

p.194: ''(...) it is a well established fact that those provinces from Constantinople ( westward)and which were called Bulgaria , Blackia and Sclavonia were provinces of the Greeks , and that Hungary was Pannonia.''

-Sclavonia'da kelimemiz  Saklaban'la bağlantılı. İstanbul’dan batıya doğru Bizansa bağlı bölgeler, ülkeler, Macaristan’dan evvel de Sclavonia var.


6-) La Brocquière

P.274-275 : ‘’Sclavonia : ''(...) Wallachia, Bulgaria as far as Sophia, Bosnia and the part of Albania he now possessed which was dependent on Sclavonia.''

-Burada da Sclavonia geçiyor. Wallachia denilen ülke ise şimdiki Romanya’da Karpat Dağlarının güneyindeki alan oluyor.

Yukarıda epeyi bir örnek ve kaynak verdik. Şimdi de, bakalım bu verilen formların bağlantıları, anlamları neymiş:

7-) Etymology  dictionary

Slav(n.) : ‘’late 14c., Sclave, from Medieval Latin Sclavus (c.800), from Byzantine Greek Sklabos (c.580), from Old Church Slavonic Sloveninu "a Slav," probably related to slovo "word, speech," which suggests the name originally identified a member of a speech community (compare Old Church Slavonic Nemici "Germans," related to nemu "dumb;" Greek heterophonos "foreign," literally "of different voice;" and Old English þeode, which meant both "race" and "language").

Identical with the -slav in personal names (such as Russian Miroslav, literally "peaceful fame;" Mstislav "vengeful fame;" Jaroslav "famed for fury;" Czech Bohuslav "God's glory;" Latinized Wenceslas "having greater glory"), perhaps from PIE root *kleu- "to hear." Spelled Slave c. 1788-1866, influenced by French and German Slave. As an adjective from 1876.’’

-Sclav-Sclave, aslında Slav demekmiş.O zaman da bu kelimeyle ifade edilen geniş halk toplulukları olduğu da göz önüne alındığında, büyükçe bir coğrafyada yaşayan ve benzeri lisanı konuşanları  kapsayacağı belli...O sebeble de zaten muhtelif eserlerde farklı ama bir biriyle bağlantılı bir coğrafyadan bahsedildiği de görülüyor.
Kelime için muhtemelen ‘’söz, konuşma’’ anlamında olduğu yazılmış.Bir lisanı konuşan topluluğun üyesi...Mesela Old Church Slavonic diye anladığım kadarıyla 9.yy da Selanik etrafında konuşulan Bulgarca için de kullanılıyor. Bu arada adı geçen kilise ile bağlantılı bir Alman grubu için de ‘’aptal’’ tabiri kullanılmış. Fazla bilgiye wikipedia’da da ulaşılabilir.
Fransız ve Alman etkisiyle Slave (köle olmalı İngilizce) biçiminde telaffuz edilmiş 1788-1866...

Pekala, akla şu gelecektir. Bu verilen kelime S ile başlıyor, Ş ile değil. Dolayısıyla bir eksiklik var gibi…

Onun da çaresini bulduk,

8-) The Encyclopaedia Of Islam Vol Iv by Basset, R.  Publication date 1934 ,

p.89. Şakaliba , Slavs.The name Şakaliba( the singular forms are şaklab,şaklabi,also with initial S ,instead of Ş) is usually applied by the Arab geographers of the Middle Ages to the to the peoples of various origins who lived in the lands adjoining the territory of Khazars , between Constantinople and the land of the Bulghars.

-İslam Ansiklopedisine göre kelimemizin  asıl söylenen formu Ş ile  başlayanıymış,tekil formları ise  ‘’şaklab,şaklabi’’ imiş. Ve aynı zamanda S ile de yazılmış…

Persçe transkripsiyon,Sclava/Sclave değil, asıl orjinal Grek Sklabos, yani B ile olanını yansıtıyor. O sebeble de Şaklavan değil, ŞaklaBan olmuş.

Tekil biçimi, şaklab, İrani +an çoğul eki de eklendi mi, oldu size şaklab+an, şaklaban...


Thursday, 19 October 2017

Kirve Kelimesi


Kirve üzerine net te epeyi bir kelam mevcut. Kelimenin farklı transkripsiyonları da var.
Kirve-Kirva-Kirif-Kirivo-Girva-Kirvan vs vs .
Fakat sözlükler'de kelimenin etimolojisine dair pek bir bilgi yok. Sadece Nişanyan'da bulabildim, şöyle yazmış :

'' TTü: [ Ahmed Vefik Paşa, Lehce-ı Osmani, 1876]
sünnet çocuğu sağdıcı: kirve. [ Cumhuriyet - gazete, 1974]
Cumhurbaşkanı Celal Bayar Adana'da ikinci defa kirve olmuştur.
≈ Kürd kirîv vok. kirîvo çocuğu sünnet ettiren ve yaşam boyu sahip çıkan kişi Süry ḳarīvō ܩܪܝܒܐ yakın kişi, akraba, vaftiz babası ≈ Ar ḳarīb yakın kişi, akraba
 kurb
Not: Doğu ve Güneydoğu bölgelerine özgü bir gelenektir. • Pehlevice kirbakkar, Pazend kirbagar >> Fa kirfeger "kirve, godfather" biçimleri nihai olarak Aramice/Süryaniceden alıntıdır.''

Şimdi Nişanyan'ın sözlük çalışmasına çok saygım var. Ama, bu kelimeye dair etimolojik bulgusunun   biraz temelsiz olduğunu söylemek zorundayım.

Ne Süryanicesi, ne Arapçası kardeşim.

Kir-Gir-ğır (varyantlarıyla),  Kürdçe'de,  ''Penis'' demektir. 

Kürdçe'de +wan (van) kelime/soneki var. Konumuza uyan tariflerden biri 
olan  ''a keeper ( tutan),''  anlamını verir.

Ayrıca ''pertaining to ( ile mahsus olmak, ait olmak, ilgili olmak vb.'')  anlamlarına da gelir.

Kir+wan, Kirwan da olur size ''penis tutan''.

 Ve aslında bunun  ilginç ve zahmetli bir çalışmayı gerektiren ( benim açımdan en azından)  çok eski sosyo-kültürel bir kökeni var. Ama farklı bir husus.
 
Bu gelenek öyle bir yaygınlaşmıştır ki bu ilişkiyi geliştiren ve kuranlar arasında , Kirwan-Kirva-Kirve-Kirif-Kirivo vb bir çok formu kullanılagelmiş.
Sebebleri var elbette. Komşu halklar da öğrenip, kullanmışlar kelimeyi kendi şivelerine uygun biçimde.
Kürdler arasında ki lisan/lehçe/diyalekt farkları da elbette bu telaffuzları tetiklemiş.
Mesela Yezidiler, vaktiyle asıl gelenek icabı Kirve  olunan aileden kız alınmadığı için, etraflarında kim varsa, Müslüman Kürd, Alevi Kürd, Şabak Kürd, Kakai Kürd, Şii Kürd, Keldani, Süryani, Ermeni, Arap, Şemsi gibi topluklardan Kirve seçiyorlardı ki, Yezidi ailelerden kız alınmasına engel çıkmasın.
Benzeri bir eğilim yaşanılan sosyo-coğrafik bölgeye göre, Alevi Kürdlerde de vardı yer yer.

Velhasılı kelime tastamam Kürdçedir, Süryanice veya Arapça değil.







Wednesday, 18 October 2017

Kalantor

Kalantor,

İşin açığı Türkçe'de kaynağı tesbit edilmemiş kelimelerden çok, anlamı bilindiği sanılanlar ve okuyucuya bir önceki sözlüklerden  kopya kolaycılığı ile yanlış köken sunulanlar daha bir problem teşkil ediyor.

Kalantor, bütün Kürdler ve de Türk/Türkmenlerce bilinen, kullanılan bir kelimedir demek mümkün.
Kalantar, galontor, kalantor, ğalantor vb., telaffuzlarla.

Bir noktaya dikkat çekeyim; Avrupalı bir lisana ait olduğu yazılıp çizilen ve eski zamanlardan beri mevcut bir kelime, eğer Anadolu'da ki Türk  ( yani Türk olanlar, ''benim atam Dobruca'ya Yozgat'tan gitmiş'' çiler değil !)  köylüler/kasabalılarca kullanılagelmişse, dikkat edilsin.Çok büyük ihtimalle sanıldığı gibi bir Avrupa lisanına ait olmayabilir...Keşkül/ kaşkol gibi, zira keşkül'ü  yazılışı itibariyle kaşkol okumak ve telaffuz etmek te mümkün, nitekim de öyle olmuş.
Makalem mevcut bu kelimeye dair.

Evvela Türkçe sözlükler de  kalantor için yazılanlara bakalım.

Red House. kalantor:  İtalyanca halk dilinde ‘’ fat man well-to-do and important appearance.’’

Yani , önemli görünen ve tuzu kuru şişman biri.

Nişanyan da ise şöyle geçiyor:

‘’ "(argo)" [ Osman Cemal Kaygılı, Argo Lugatı, 1933]
kalantor: Zengini kibar, hatırlı adam.
~ İt galantuomo centilmen, kibar beyefendi § İt galante zarif, şık (~ Fr galant a.a. < Fr galer hoşça vakit geçirmek, iyi halde olmak +ent° ~ Ger *wala iyi, hoşnut ) + İt uomo adam (<< Lat homo a.a. )’’

Hiç alakası yok !

Medieval dönemlerde , belki de daha evvel, Arapça’nın ezici üstünlüğüyle Kürdçe ile dokuzuncu yy., itibariyle geliştirilen Dari-Farsça’ya girmiş, bu lisanlardaki kullanımına başlanan ve sonekleriyle üretilen kelimelerden biri bu.
 Kelimenin  kökeni Arapça Khal-Xal; bu kelime  insan vücudun da ‘’leke’’ yanında, asıl bir de ‘’dayı’’ anlamı da veriyor.
Michael L. Chyet’te, Kurmanji-English sözlüğünde Arapça  Xal(kahl)   için ,’’middle-aged, man of mature aged( orta yaşlı, olgun yaşlarda erkek,)’’ anlamlarını vermiş.

Bu Xal, Kürdçe’de çok yer etmiş, öyle ki sanki Aryan dillerinde  dayı kelimesi yokmuş gibi, Xal aynen alınmış ve hala dayı  olarak kullanılıyor.
Yetmez, ‘’~ Ar χāla(t) خالة [#χwl faˁla(t) mr.] teyze, annenin kızkardeşi < Ar χāl خال dayı ( bkz, Nişanyan sözlük)  alınmış.

Yani Xala(t,) Türkçe’de de Hala biçiminde olan ve aslında teyze anlamına gelen Arapça kelime, Kürdçe’de ise Xalte  biçimin de ve olmuş size teyze.

Sadece Xalo ve Xalte mi ?

Bir de Kal var, yukarıda verdiğim,aynı kelime ve yaşlı demek.
Farsça’da da, aşağıda nakledilene göre , Xal (dayı) biçiminde mevcut; elbette  Xala-Hala olarak zaten var ve aynen bu biçimde de  Türkçeye geçmiş, belli.

Xal-Kal için Farsça sözlükte ki anlamlar : 'A mole on the face.An uncle(by the mother).An excellent administrator or factor. A lord or master. the standard of an army.A striped Arabian garment.(...).''

  • Suratta bir leke. Annenin erkek kardeşi. Mükemmel-kusursuz yönetici veya etkileyenlerden. Efendi veya amir,üstad. Bir ordunun flaması. Çizgili bir Arap elbisesi.

Ve, aynen Halı kelimesi de buradan geliyor,ve Türkçe’ye de Farsça’dan geçme,

Khali : ‘’ A large carpet.One mole ( on the face).A maternal uncle.A garment. A handsome man(...).''
  • Büyük bir halı. Bir leke( suratta). Dayı.Giyecek.Bir yakışıklı adam vb.

Bu Xal-Kal, özellikle Kürdçe, ile Farsça ve elbette Türkçe’de epeyi bir anlama geldikten sonra, bu defa kelimeyi +an soneki verilmiş haliyle görüyoruz.

Kalan.

Farsça sözlük ne diyor  bakalım şimdi Kalan için : ‘’Large, great, big, grand, bulky. Elder.High.More.''

-Büyük, iri, yüce,ulu,cüsseli,yaşlı, fazla, yüksek.

Kelimemiz olan Kalantor’a ulaşmak için de Kürdçe ve Farsça’da bulunan isim yapan eklerden birine başvurmamız gerekiyor.

Bu da ‘’dar-tar’’ kelimesi.

Kürdçe ve Farsça’da  ‘’holder of ( her hangi bir şeyi veya kontrolünü)’’, ile ‘’possesser of , having ( sahibi olan, malik olan, kendinde bulunduran vb.)’’ anlamlarına  geliyor.

Kelime,oluyor  Kalan+tar , kalantar  sözlük şu anlamları veriyor : ‘’Bigger, greater, larger. The chief man( especially for life)in a town, in whose name everything is done.''

  • Daha büyük, daha yüce, daha iri. Bir şehirde , hayat boyu her şeyin adına yapıldığı en önde gelen adam.

Kalan’a süperlative ( en, en çok, en üstün en en vb. arttırma) anlamı yanında, bizi asıl  ilgilendiren tarif-anlamı da veriyor, ‘’bir şehrin en önde gelen adamı , ya da bir tanesi,’’ diyelim.
Bu önemli kavramın tarihteki kullanımına dair bazı örnekler vereyim. 
Mesela IV. yüz yılın ikinci  yarısında Transoxiana’da güç ve iktidar çekişmelerinden  bir pasaj: ''As the greater number of the hordes and tribes proffered their allegiance to me, and acknowledged me as their (Kelantur) superior, Amyr Ilussyn became jealous, wishing to be himself the Sovereign.''

- Çok sayıda göçebe ve aşiretlerler  sadakat ve bağlılıklarını bildirip,beni kendilerinin  kalantor’u ( üstün şahıs) olarak kabullenince , Amir Illusin kıskandı ve  kendisi hükümdar olmak istedi.’’
Kalantor kelimesi burada idari bir anlamı da edinmiş görünüyor.

Bir başka misal : ‘’ Another, Omar Shaikh, chief [kalantar] of the Shulkarchi.’’

-Şulkarçı’nın kalantar’ı, reisi,lideri,önde geleni Ömer Şeyh.

Bir tane daha : ‘’ Kilan, or  rather Kilanter,is a sort of Mayor of towns of Persia.’’

 -''Kalantor, İran şehirlerinde bir nevi belediye başkanı gibi.''

Velhasılı   Kalantor kelimesinin ne İtalyanca halk dili, ne de şişmanlık, ne de Fransızca hoş vb., kelime ve anlamlarla alakası yok.
Kelime Persçe(Farsça).