Wednesday, 18 October 2017

Kalantor

Kalantor,

İşin açığı Türkçe'de kaynağı tesbit edilmemiş kelimelerden çok, anlamı bilindiği sanılanlar ve okuyucuya bir önceki sözlüklerden  kopya kolaycılığı ile yanlış köken sunulanlar daha bir problem teşkil ediyor.

Kalantor, bütün Kürdler ve de Türk/Türkmenlerce bilinen, kullanılan bir kelimedir demek mümkün.
Kalantar, galontor, kalantor, ğalantor vb., telaffuzlarla.

Bir noktaya dikkat çekeyim; Avrupalı bir lisana ait olduğu yazılıp çizilen ve eski zamanlardan beri mevcut bir kelime, eğer Anadolu'da ki Türk  ( yani Türk olanlar, ''benim atam Dobruca'ya Yozgat'tan gitmiş'' çiler değil !)  köylüler/kasabalılarca kullanılagelmişse, dikkat edilsin.Çok büyük ihtimalle sanıldığı gibi bir Avrupa lisanına ait olmayabilir...Keşkül/ kaşkol gibi, zira keşkül'ü  yazılışı itibariyle kaşkol okumak ve telaffuz etmek te mümkün, nitekim de öyle olmuş.
Makalem mevcut bu kelimeye dair.

Evvela Türkçe sözlükler de  kalantor için yazılanlara bakalım.

Red House. kalantor:  İtalyanca halk dilinde ‘’ fat man well-to-do and important appearance.’’

Yani , önemli görünen ve tuzu kuru şişman biri.

Nişanyan da ise şöyle geçiyor:

‘’ "(argo)" [ Osman Cemal Kaygılı, Argo Lugatı, 1933]
kalantor: Zengini kibar, hatırlı adam.
~ İt galantuomo centilmen, kibar beyefendi § İt galante zarif, şık (~ Fr galant a.a. < Fr galer hoşça vakit geçirmek, iyi halde olmak +ent° ~ Ger *wala iyi, hoşnut ) + İt uomo adam (<< Lat homo a.a. )’’

Hiç alakası yok !

Medieval dönemlerde , belki de daha evvel, Arapça’nın ezici üstünlüğüyle Kürdçe ile dokuzuncu yy., itibariyle geliştirilen Dari-Farsça’ya girmiş, bu lisanlardaki kullanımına başlanan ve sonekleriyle üretilen kelimelerden biri bu.
 Kelimenin  kökeni Arapça Khal-Xal; bu kelime  insan vücudun da ‘’leke’’ yanında, asıl bir de ‘’dayı’’ anlamı da veriyor.
Michael L. Chyet’te, Kurmanji-English sözlüğünde Arapça  Xal(kahl)   için ,’’middle-aged, man of mature aged( orta yaşlı, olgun yaşlarda erkek,)’’ anlamlarını vermiş.

Bu Xal, Kürdçe’de çok yer etmiş, öyle ki sanki Aryan dillerinde  dayı kelimesi yokmuş gibi, Xal aynen alınmış ve hala dayı  olarak kullanılıyor.
Yetmez, ‘’~ Ar χāla(t) خالة [#χwl faˁla(t) mr.] teyze, annenin kızkardeşi < Ar χāl خال dayı ( bkz, Nişanyan sözlük)  alınmış.

Yani Xala(t,) Türkçe’de de Hala biçiminde olan ve aslında teyze anlamına gelen Arapça kelime, Kürdçe’de ise Xalte  biçimin de ve olmuş size teyze.

Sadece Xalo ve Xalte mi ?

Bir de Kal var, yukarıda verdiğim,aynı kelime ve yaşlı demek.
Farsça’da da, aşağıda nakledilene göre , Xal (dayı) biçiminde mevcut; elbette  Xala-Hala olarak zaten var ve aynen bu biçimde de  Türkçeye geçmiş, belli.

Xal-Kal için Farsça sözlükte ki anlamlar : 'A mole on the face.An uncle(by the mother).An excellent administrator or factor. A lord or master. the standard of an army.A striped Arabian garment.(...).''

  • Suratta bir leke. Annenin erkek kardeşi. Mükemmel-kusursuz yönetici veya etkileyenlerden. Efendi veya amir,üstad. Bir ordunun flaması. Çizgili bir Arap elbisesi.

Ve, aynen Halı kelimesi de buradan geliyor,ve Türkçe’ye de Farsça’dan geçme,

Khali : ‘’ A large carpet.One mole ( on the face).A maternal uncle.A garment. A handsome man(...).''
  • Büyük bir halı. Bir leke( suratta). Dayı.Giyecek.Bir yakışıklı adam vb.

Bu Xal-Kal, özellikle Kürdçe, ile Farsça ve elbette Türkçe’de epeyi bir anlama geldikten sonra, bu defa kelimeyi +an soneki verilmiş haliyle görüyoruz.

Kalan.

Farsça sözlük ne diyor  bakalım şimdi Kalan için : ‘’Large, great, big, grand, bulky. Elder.High.More.''

-Büyük, iri, yüce,ulu,cüsseli,yaşlı, fazla, yüksek.

Kelimemiz olan Kalantor’a ulaşmak için de Kürdçe ve Farsça’da bulunan isim yapan eklerden birine başvurmamız gerekiyor.

Bu da ‘’dar-tar’’ kelimesi.

Kürdçe ve Farsça’da  ‘’holder of ( her hangi bir şeyi veya kontrolünü)’’, ile ‘’possesser of , having ( sahibi olan, malik olan, kendinde bulunduran vb.)’’ anlamlarına  geliyor.

Kelime,oluyor  Kalan+tar , kalantar  sözlük şu anlamları veriyor : ‘’Bigger, greater, larger. The chief man( especially for life)in a town, in whose name everything is done.''

  • Daha büyük, daha yüce, daha iri. Bir şehirde , hayat boyu her şeyin adına yapıldığı en önde gelen adam.

Kalan’a süperlative ( en, en çok, en üstün en en vb. arttırma) anlamı yanında, bizi asıl  ilgilendiren tarif-anlamı da veriyor, ‘’bir şehrin en önde gelen adamı , ya da bir tanesi,’’ diyelim.
Bu önemli kavramın tarihteki kullanımına dair bazı örnekler vereyim. 
Mesela IV. yüz yılın ikinci  yarısında Transoxiana’da güç ve iktidar çekişmelerinden  bir pasaj: ''As the greater number of the hordes and tribes proffered their allegiance to me, and acknowledged me as their (Kelantur) superior, Amyr Ilussyn became jealous, wishing to be himself the Sovereign.''

- Çok sayıda göçebe ve aşiretlerler  sadakat ve bağlılıklarını bildirip,beni kendilerinin  kalantor’u ( üstün şahıs) olarak kabullenince , Amir Illusin kıskandı ve  kendisi hükümdar olmak istedi.’’
Kalantor kelimesi burada idari bir anlamı da edinmiş görünüyor.

Bir başka misal : ‘’ Another, Omar Shaikh, chief [kalantar] of the Shulkarchi.’’

-Şulkarçı’nın kalantar’ı, reisi,lideri,önde geleni Ömer Şeyh.

Bir tane daha : ‘’ Kilan, or  rather Kilanter,is a sort of Mayor of towns of Persia.’’

 -''Kalantor, İran şehirlerinde bir nevi belediye başkanı gibi.''

Velhasılı   Kalantor kelimesinin ne İtalyanca halk dili, ne de şişmanlık, ne de Fransızca hoş vb., kelime ve anlamlarla alakası yok.
Kelime Persçe(Farsça). 




Wednesday, 11 October 2017

Kör, Sakar, Alengir ve Anır Kelimeleri


            Kör , Sakar, Alengir ve Anır (mak),

Bir lisan düşünün ki, İran Büyük Selçuklu hanedanından, Anadolu Rum (Selçuklu) ve Osmanlı'ya kuruculuk yaptığı iddia edilen Türkmen halkına  ait olsun.
Selçuklu ve Osmanlı uzmanı Batılı Akademisyenler de, söz birliğiyle Anadolu'da neredeyse bir millenyumdur Türkçe konuşulduğunu yazarlar.

Pekala, Türk lisanında ''gözü görmeyen''  canlılar için bir sıfat üretilmemiş mi ?
Zira kör, Persçe ile Kürdçe lisanlarda kor-gür-kör gibi formlarda görülen kelime.
Türk dilinde kör kelimesinin karşılığının ne olması gerektiği hususu, farklı bir tartışma olduğundan girmiyorum. Sadece tuhaflığa dikkat çekmek için bu örneği verdim.
Bu kelimenin bile Persçe olması, biraz dikkat çekici.

Ama, daha neler var neler...

Sakar  kelimesine bir bakalım şimdi de. Bu kelimeyi Clauson'da bulamadım.
Red House da iki başlık altında anlamlar verilmiş.
1.At'ın alnında bulunan beyaz bir leke, at'ın alnındaki beyaz işaret.
2.Eli işe yakışmaz,devamlı kıran-döken ; uğursuz,şanssız.

Nişanyan'da şöyle yazıyor :

''KTü: [ Ebu Hayyan, Kitabu'l-İdrak, 1312]
sakar: al-aġarr min al-χayl [[atlarda beyaz alın izi]]  
TTü: "... uğursuz" [ Ahmed Vefik Paşa, Lehce-ı Osmani, 1876]
sakar: Atların alnında subāhu'l-hayr, akıtma. sakar ve sakarlı at: meş'um.  
TTü: "... belalı" [ Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki, 1900]
sakar: (...) sıf. 1. Meş'um, uğursuz (at). 2. Çifteli (adam).

<< OTü sakar hayvan alnında beyaz iz <? ETü sark-/salk-
 sark-
Not: Atın alın izi ile "şaşkınlık" ve "uğur/uğursuzluk" arasında kurulan ilişki Arapçada da mevcuttur. Karş. aġarr "1. atın alın izi, 2. şaşkın, şapşal" (Lane I:2240), ve aynı anlamda ṣubāḥu'l-χayr صُباح الخير "uğur fitili". • Anadolu ağızlarında "uçurum" anlamında kullanılan sakar, sakarbaşı sözcükleriyle bağı anlaşılamadı. Belki "uğursuz yer" anlamında. Dinç 391.''

Şimdi bu ''atlarda ki beyaz alın izi'' Türkçe'de hangi kökene bağlanabilir, tam bir muamma.

Ahmet Vefik Paşa'nın ''uğursuz'' tarifi de açıklayıcı ve tatminkar değil. Türkçe olduğu iddia edilen bir kelimeye Türkçe olduğu yazılan bir başka kelime olan uğursuz karşılığını vermek, bana yine uyumsuz geliyor.
Ama sebebini biliyorum bu karmaşanın.

Çünki sakar-sokor-sokur , Moğolca  ve kör demekte, ondan.

İlginç değil mi, Moğolca sokor-sokur, sakar, Türkçe'ye girmiş, ama kör anlamında değil de, biraz yakın. Vurup kıran döken, sağa sola çarpan ve giderek uğursuz anlamlarında.

 Alengir kelimesine gelince,

Nişanyan şöyle yazmış:

"süslü, fiyakalı (argo)" [ Andreas Tietze, Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugati, 1948]
?
Not: Tietze'nin önerdiği Fr à l'anglais açıklaması fantezidir.''

Orta Anadolu'da Türk kasaba köylülerinin rastladığım kesiminlerinde, mesela yeni olan, bazı karmaşık aletler  kullanılırken ya da diyelim incelenirken  bilinmeyen, görülmemiş nesnelerin tarifinde, tamirinde, yeni duyulan ya da anlaşılmayan kelime kavramlar için vb. yer yer kullanılan kelime...

Bu  kelime de Moğolca.


 Alanggir, boynuz değil de, çam ya da köknar ağacı tahtasına monte edilmiş yay için kullanılırmış.

Demek ki 1200 yıllarında böylesi yayların bu tür  ağaçların tahtasına monte edilmiş olanlarına Moğollar'da rastlanmış ki, ''alengir'' tabiri hafızalara yerleşmiş.

Son kelimemiz Anır.

Clauson'da enteresan şeyler naklediliyor; anra / ınra gibi formların, belki bir onomatopoeic  anır/ınır formunu alabileceğini yazmış. Uzun açıklamaları var,isteyen s.234 den bakabilir, nette mevcut zaten bu değerli ve çok önemli eser. Açıklamasının sonunda ise Osmanlı'da anra/ınra/inre formlarında görülen kelimenin ''kükremek, böğürmek,ulumak'' anlamlarında kullanıldığını yazmış.

Ama ''anırmak'' yok.

Nişanyan şöyle yazmış:

'' ETü: [ Kaşgarî, Divan-i Lugati't-Türk, 1073]
eşgek aŋıladı [eşek anırdı] TTü: [ Aşık Paşa, Garib-name, 1330]
aŋradı bu ˁālem içre hemçü şīr [aslan gibi kükredi] TTü: [ Evliya Çelebi, Seyahatname, <1683]
eşek gibi segāh maḳāmıŋda aŋırdıkları zamān gūyā Deccal'in eşeği aŋırır
<< ETü aŋra-/aŋıla- (eşek, aslan) haykırmak ETü aġız
 ağız
Not: Kaşgarî'nin kaydettiği aŋıla- biçimi muhtemelen *aŋırla- veya *aŋra- olarak okunmalıdır. • ETü ağız, keŋiz, boğuz, kögüz ve bağır, bögür sözcükleri onomatope kökenli olup ses bildiren fiiller üretirler.'' 

Nişanyan'ın verdiği örnekler arasında da  ''anırmak'' diye bir kelime görünmüyor.

Bu anır kelimesi de, Moğolca,
Lessing, p.58; to produce a sound, make noise; to echo. Yani '' ses çıkarmak, gürültü yapmak; yankılamak.
Bu kadarı da çok fazla ilginç değil mi ?
Neler var neler, mümkün olduğunca yazacağım.
  

Hoşaf Kelimesi

 

                           
Hoşaf / Hoşav  Kelimesi,

Maksat, anlamları bilinmeyen , yanlış yazılan ya da  Türklerce Anadolu'da kullanıldığı halde sözlüklerde yer almayan  kelimeleri araştırıp bulmak, ve doğrusunu yazabilmek.
Türkçe, üzerine düşüldükçe , çok ilginç ve zevkli etimolojik tartışma alanları sunabilir meraklılarına. Sebebi ise bence bu lisan’da  mevcut bulunan bazı ‘’derin’’ problemler.
Yani öyle bir şey ki, mesela Osmanlı tarihi histeriyografisi alanında bazı meşhur uzmanlar, çok iyi Osmanlıca-Arapça-Persçe  vs bilgilerine rağmen belge-vesikaların otantitesi hususunda kronik yanlışlara düşebilirler.
Ayrıca, Kaşgarlı Mahmud ismiyle yayınlanmış ve otantitesi hususunda ilgili Batılı Akademisyenlerin hiç bir tereddütleri bulunmadığı bilinen bin yıllık eser'de de bazı interpolasyon, hatta katakulliler olabilir bence.
Kısaca belirtmek gerekirse, bunun belirtileri de var.
Ama hali hazırda an itibariyle  bu arazı  tafsilatlı yazabilecek durumda değilim, zira filolojik  jargon ve literatüre uygun lisanı kullanabilmek , daha bir fırın ekmek yemeyi gerektiriyor.
İşkembeden atmak ise kolay. Ama benim derdim de artık o değil.
Hata yapacağım elbette, umarım asgari düzey de kalır, ya da hiç olmaz.

Bu üvertürden sonra, hoşaf-xoşav kelimesine bakalım.

Red House da, hoşaf için, ‘’ kaynatılmış meyvanın  bol sulu ve soğuk tercih edilen içeceği( yaklaşık böyle),’’ yazıyor.
Hepimiz üç aşağı beş yukarı biliriz anlamını.
İlginçlik hemen başlıyor.
Hangi lisandan alındığına dair bir kaynak verilmemiş. Ama ‘’hoşaf’’ kelimesini takiben  Arap alfabesiyle karşılığı nakledildikten  sonra, parantez içinde  ‘’hoşab’’ kelimesi yazılmış.
Ayrıca hoşaf’ın bir üst kolonunda da yine ‘’hoşab’’ kelimesi , anlamlarıyla verilmiş.Köken olarak Farsça ( P harfi ile) belirtilmiş. Ve ‘’hoşaf ile aynı’’ denmiş !

Yani iki kelime var ortada. Biri hoşaf, diğeriyse hoşab…

Fakat anlaşılan o ki, her ne kadar hoşaf ve hoşab ayrı ayrı sunulup, aynı oldukları yazıyorsa da , kelimelerin sonundaki harf farkından bahis yok.
Okuyan da muhtemelen bir diyalekt farkı olarak düşünecektir.
Gerçi Red House sadece bir sözlük.

Bir de Nişanyan’a bakalım.

Hoşaf ,
‘’ [ Mercimek Ahmed, Kâbusname terc., 1432]
erik yā zerdālū χoşāfı-ile tīmār olur

~ Fa χʷoşāb خوشآب «tatlı su», şerbet, komposto
hoş, ab
Benzer sözcükler: hoşafına gitmek’’

Bir evvelki makalem’de bahçevan kelimesini tartışırken de ''bahçe-ban'' üzerinden benzeri bir tuhaflığa dikkat çekmiştim.Değişiklik, bu defa bir farklı kelimeyle karşımıza çıkıyor.

Nişanyan  bize evvela  içinde xoşaf kelimesi geçen  bir  cümleyi , 1432 tarihli bir eserden alıntılıyarak sunuyor.
Daha sonra da altında Xoşab kelimesi ve anlamını, yanında Persçe transkripsiyonuyla birlikte veriyor.

İyi hoş ama, etimolojisi tartışılan kelime Xoş + ab değil, Xoş +af...

+ab kelimesi Persçe, +av kelimesi de Kürdçe ,su demek.
Xoş-Hoş ise her iki lisanda da aynı anlamı veriyor.

Hoşab Persçe, Hoşav-Hoşaf olursa da, Kürdçe’dir.

Saturday, 7 October 2017

Bahçıvan ile Öreke Kelimeleri

           

       
         Bahçıvan ile Öreke Kelimeleri,

1-  Bahçıvan’dan başlayalım.  Nişanyan sözlükte çok ilginç bir belirleme var, zaten de o sebeble bu kelimeyi yazıya dahil ettim. Şöyle açıklanmış bahçıvan :

‘’[ Aşık Paşa, Garib-name, 1330]
şāh buyurdı bağçevānlar geldiler

~ Fa bāġçe-bān/baġçe-wān باغچه بان bahçe gözeten, bahçe bakan
bahçe, +ban ‘’

Kelime için Farsça deniyor. Evvela ‘’bağçe-bān’’ verilmiş. Doğru, bu kelime Farsça.
Farsça  ‘’bağçe’’  kelimesine, yine Farsça ‘’koruma, bakma, gözetme’’ anlamlarını veren +ban soneki  konunca, oluyor bağçeban, yani Farsça bahçe bakan, koruyan…

İyi de, kelime bağçe-ban değil ki, bağçe-van.

Nişanyan’da  bağçe-ban ile bağçe-van’ın devamında da Arapça alfabesiyle Farsçası  verilmiş.Ama orada sadece bağçe-ban yazıyor, bağçe-van kelimesi yok !

Bir de açıklamanın en altında, sağa ok işaretiyle bahçe ile yanında +ban kelimeleri verilmiş, okuyucu anlamlarını tetkik edebilsin diye.
Fakat  asıl kelime (bahçıvan) bağçe-van’ın, van’ı da  yok...

Bahçıvan(bağçe-van), Kürdçe bir kelime.

Farsça’daki +ban sonekinin Kürdi anlam ve de kullanımıyla karşılığı +wan(van) dır. Bağçe ise ortak kelime. 
Bağçe +van,bahçıvan.
Kürdçe’de ban kelimesi var ama bu anlamı veren sonek değil. Neticede mahvedilmiş bir lisandan bahsediyoruz ama neyse ki  yazılmış vaktiyle…
Yoksa, ben de  Kürdçe veya  Farsça bilmiyorum.


2-  Öreke Kelimesi

Bu, Anadolu'da Türklerin aşina oldukları, belki erkeklerinin çoğunluğunun  bir vesileyle de olsa vaktiyle kullandığı, ya da daha doğrusu duyduğu bir kelime. Türkler derken, Türkmen ve Yörük toplulukları kasdediyorum.Bunlarla bir arada, iç içe veya aynı bölgede bulunan, yaşayanlar da duymuş olabilirler.
Ben de bu ikinci gruba girenlerdenim.

1977 ,ya da 79 seçimleri olsa gerekti. O zamanlar yanılmıyorsam Milliyet'te yazan bir Örsan Öymen vardı. Köşesinin de ismi sanki Politika Kazanı ya da Kepçesi gibi bir şeydi.

Bir gün , seçim çalışmalarını izlemek için Antalya olsa gerek giderken, yol üstünde Afyon civarında her geçişinde uğradığı ''Cıllığ'ın ( aklımda öyle kalmış)'' yerine kahvaltı için uğruyor.
(Hemen not düşeyim, mesela bu Cıllık -Cılık'ın anlamı nedir acaba ?)
Neyse, sahibini de tanıyor.
Soruyor yiyecek ne var diye; Cıllık saymaya başlar, işte sucuklu yumurta vaa, mercimek  çorbası vaa, bal-gaymak vaa...
Örsan sormaya devam eder, başka ne vaa ?
Cıllık cevap verir, bir tane daha, Cıllık yine saymaya devam ediyor.
Örsan Öymen bir daha sorunca Cıllık, '' ebenin örekesi vaa ! '' cevabını biraz da hafif kızgınlıkla verince, Örsan gülmekten yerlere yatıyor.
Bunu köşesinden okumuş, ben de epeyi bir gülmüştüm.

Bu öreke kelimesi aynen bu durumlarda kullanılıyordu.

Ve aynen şu telaffuzla : ‘’ ebeeng örekesi !’’.
Ama herkese değil de, bazen adamına ve de pozisyona göre.
Yani karşınızdakini bir nokta da  bıktırıyorsunuz,en sonunda da bu cevabı alabiliyorsunuz.
Ve belli ki, yine kadınlarla ilgili, seksist  ve  Türkçe bir argo.
Zaten kelime anlamını tam olarak bilenle karşılaşmadığım gibi, hiç bir yerde de okumamıştım.
Ama kullanılıyor, ve de anlam elbette tahmin ediliyordu, konuşulmaksızın.

Uzun yıllar sonra kelimeyle karşılaştım.

Evvela kıyaslama babında öreke için bulabildiğim kaynaklara bakalım :

Clauson  , ''ör, örk,'' kelimesini vermiş. ''tether'' and the like, diyor. Yani ''hayvanı bağlama ipi, bağlayıcı şey, sınır'' demiş. Örük, öruk gibi formları da varmış , kelime benziyor ama ''ebenin kazığı, ebenin beygir bağladığımın direği'' vs gibi anlamlar vereceğinden, uymuyor.

Nişanyan ise , ''[ anon., Ferec ba'd eş-şidde, <1451]
ipek ü öreke getürdi bir batman pamuğı egirmege
~? Yun róka ρόκα yün eğirmekte kullanılan ucu çatallı oval tahta, öreke ~? İt rocca a.a. ~ Ger
Not: Yunanca sözcük EYun ηλακάτα karşılığı olarak en erken İskenderiyeli Kyrillos Leksikonunda (16. yy?) kaydedilmiştir. DuCG 2:1305. • Karş. Nor rokkr, EAlm rocco > Alm Rocken (a.a.). • TTü örmek fiiliyle birleştirilmesi gerek anlam gerek yapı bakımından imkânsız görünüyor.''

Nişanyan sözlükte  yün eğirme aleti  ismi  olarak verilen öreke ile Clauson'un seçtiği  kelime ve anlamlar da tamamen farklı.

Bir de , kelimenin yün eğirme aleti olduğunu farzetsek bile, küfre pek uygun düşmüyor gibi.

Çok ilginç olanına Red House Türkçe-İngilizce'de rastladım. Öreke için, 1.distaff ,''kadın işi, kadın veya kadınlar,''  2. midwife's stool, ''ebe lazımlığı'' gibi çevirdim bunu, aslında daha var farklı anlamlar.
Bu anlamlar da tam uymuyor. Zira sanki biraz,  ya da metaforik olarak kadın vücuduyla ilgili kaba bir seksist öge taşıması gerekiyor gibi; yukarıdakiler de ise bu hususiyet pek görünmüyor.

Tesadüfen kelimenin anlamını ve hangi lisana ait olduğunu, aklımda hiç yokken, bir kitapta buldum.

Moğolca.

Moğol'ca da çadıra, muhtemelen dönemsel olarak  ''ger, yurt(yurta), khargah ( bu İrani tabir, büyük çadırlar için),'' gibi isimler verilmiş. Bunlar seyyar; katlanıp, arabalara yükleniyorlar.
Bu çadırların kapıları, büyüklerinde ise oda gibi ayrılmış kısım ve pencereleri var. Bir de elbette içinde ateş yakılıyor.

Çadırların içinde dumanın dışarı çıkması için de, tam tepede bir delik var.

İşte dumanı, kokuyu  vs., dışarıya vermek için çadırda bulunan deliğin  adına Moğol, ''öreke'' demiş: ''smoke hole in on the roof of a yurt; household; family''.
Kısaca, yurt( çadırın) çatısında bulunan duman deliği.

Ebeeng örekesi...

Tuesday, 26 September 2017

Kursak Kelimesi



                           Kursak-Gursak Kelimesi Üzerine,

   Sabahtan beri kursağıma bir lokma girmedi, denince, akla ilk gelen elbette mide oluyor.

 Nişanyan sözlük'te şöyle açıklanmış kursak kelimesi :

 ETü: [ Irk Bitig, <900]
altun kuruġsakımın kılıçın kesipen [altın kursağımı kılıçla kesip]  ETü: [ Kaşgarî, Divan-i Lugati't-Türk, 1073]
[[kuşun taşlığına da ḳuruġsak denir]]

<< ETü kuruġsak mide ETü kuruġ gergin? kuru? +sAk
 kur-
Not: +sak unsurunun işlevi ve bağırsak sözcüğüyle ilişkisi açık değildir.

Günlük en çok ziyaret ettiğim Türkçe sözlük, Sevan Nişanyan'ın olanı. Elimizin altında, nette. Söz konusu kelimenin biraz daha kurcalanması gerektiğine hükmedersem, bu defa yine nette Clauson'a göz atıyorum.
Eğer kelime Asyaik özellikler taşıyor ama Türkçe olmadığına dair belirtiler varsa gözümde,  o zaman Moğolca sözlüğe, eğer İrani olabileceğini düşünürsem de , bu defa elimdeki Kurmanci-İngilizce dahil, en az üç yere daha başvuruyorum.
Zaten Türkçe'de kökeni belirsiz , tartışmalı olanlar pek Arabi'den alınan kelimelerden oluşmuyor. Ya  Moğolca, ile İrani ve de  üzerine pek düşülmeyen Kürdçe kökenli olanlar bilmece barındırıyorlar.

Bu kelimeye doğrudan bakınca, sanki Türkçe, belki de benzer fonetiğe sahip Moğolca gibi görünüyor.
Gerçi bu +sak, +ak gibi sonekler her zaman kafa karıştırıcı.
 
Nişanyan haklı olarak kelimenin bağırsak'la ilişkisinin muğlak olduğunu belirtmiş.
Ama kelimeyi Türkçe ilan ederken, yanlışa düşmüş.

Çok ilginçtir, kelime İrani ve de Pahlavice. Buna aynı zamanda Orta Persçe de deniliyor literatürde.

Gursak, Gursakih, Gursitan hep ''aç, açlık, aç kalmak'' anlamlarında.

Kökeni de Eski İrani.
Pers diline de Gors (açlık) formunda geçmiş.
Ama meselemiz burada bitmiyor.

Bu Pahlavice  kelime Anadolu'da, kendine Türk diyen, denilen bir kısım vatandaşın da dilinde ne arıyor?

Demek ki Kuzey-Batı İran da bulunan bazı şehirlerde  1300 yıllarında dahi  Pahlavice konuşuluyor diye yazılanlarda haklılık payı var.
Pahlavice konuşan İraniler, muhtemelen evvela Tuğrul Bey'in köle askerleri Türkmenlerin ( ya da aslında Qanglı/Kanlı/Kankalı ile Kıpçak halklar) önünden, sonra da asıl felaket olan Moğollardan kaçıp, Anadolunun derinliklerine sızmışlar, belli.
Zaten İbn Bibi'nin Türkçe tercümesinde bile  Anadolu Rum yöneticilerinin neredeyse tamamının  soy isimleri kah Kürdçe, kah Persçe ve muhtelif  İrani.
Ayrıca İbn Bibi, çok yüksek sayıda Tat askeri, Tajik ordusu gibi laflar ediyor.
Türk askeri , Oğuz askeri vs değil.
Muhtemelen daha karşılaşacağımız Pahlavice kelimeler olacak.

Tuesday, 19 September 2017

Keşkül le Kaşkol Kelimeleri Üzerine

 Keşkül  -  Kaşkol ,

Keşkül ile Kaşkol, Türkçe'de iki farklı kelime olarak geçiyor. Anlam ve kökenlerinin tamamen farklı oldukları yazılıyor ve kabul görmüş. Ama yaptığım bir araştırma, Keşkül ile Kaşkol'un, aynı kelime olabileceğine işaret ediyor. 
Önce bir Keşkül'e dair iki tanımlamaya bakalım:

Nişanyan şöyle yazmış:

[ Ahmed Vefik Paşa, Lehce-ı Osmani, 1876]
keşkūl-i fukarā: Taam türlüsü. [ Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki, 1900]
keşkūl-i fukarā: Muhtelif şeylerden mürekkeb bir nevi süt tatlısı.
~ Fa kaşkūl كشكول «çanak çeker», 1. dilenci, 2. dilenci kâsesi § Fa kaş كچكول/كشكول çeken + Fa kūl çanak, kadeh

-Elimdeki Red House Türkçe-İngilizce sözlük te ise şöyle yazıyor ;  ( Persçe diyor) 1.Sweetened milk or custard with almonds and pistachio (tatlandırılmış krema ile badem ve Antep fıstığından mamül), 2.boat-shaped begger's cup ; kayık biçiminde sadaka toplama kabı.

Çanak çeker ve  kayık biçimindeki dilenci kasesi ile Keşkül tatlısının arasındaki ilişkiye yönelik nette ilginç  bazı  rivayetler de  mevcut.
Mesela bir tanesinde Osmanlı’nın kadıları ve Dervişleri'nin  zaman zaman halkın içerisine karışıp dilendikleri ve bu topladıkları para ile  malzemeler Keşkül’ün içerisinde biriktikten sonra   imaretlere verilip tatlı  yaptırılarak fakirlere  dağıtıldığından dolayı bu isim verilmiş deniyor.

Belki de Keşkül tatlısı, İstanbul'da ilk imal edildiğinde, Derviş kasesine benzeyen bir kabın içersine konulduğundan bu ismi almış olabilir. Ya da belki de bu tatlıyı Dervişler bizzat imaretlerden alıp, kaselerine benzer kaplarda hem kendilerine ziyafet düzenlemiş, hem de diğer fakirlere dağıtmışlardır vs, bunlara benzer hikayeler nette anlatılıyor.

Yani aslında Keşkül, tatlının değil, Derviş'in sadaka kasesine verilen isim , mesela :'' Keshkul is a vessel formed of half a coconut- the vade mecum of the dervishes- in which he plunges all the food he collected by begging, whether dry or fluid, sweet or sour.''

- Keşkül,  yarım Hindistan Cevizinden mamül ,Dervişlerin alameti farikası ( kılavuzu,birlikte giden vs)ve sadaka kabilinden topladıkları kuru-sıvı, acı-tatlı her yiyeceği içine tıkıştırdıkları kaba deniyor.

Ama bu Hindistan Cevizinden mamül kap-kase , Hindistan-İran-Transoxiana coğrafyasına has olmalı.
Anadolu ve İstanbul'da muhtemelen farklı kaplar kullanıyorlardı.

Pekala, Kaşkol neymiş, bir de ona bakalım.
Hem Red House, hem de Nişanyan Kaşkol için Fransızca'dan alınma yazmışlar.

Red House '' scarf ( eşarp, enli omuz atkısı , enli boyun bağı vb) ile neckerchief ( boyun atkısı)'' yazmış.

Nişanyan , ''
~ Fr cache-col boyunluk § Fr cache sakla + Fr col boyun,''
yazmış.
 Beş asır kadar evvel ki bir tarifte ise şöyle yazıyor Kaşkol için: '' means  a beggar's cup, or rather the small basket or bowl in which beggars  in the East collect  rice, dates ,etc., given as alms ,and hence the term is often applied to collections anecdotes of short stories.''

Doğu'da ( yani İran-Transoxiana-Afganistan- Hindistan vs) dilencilerin sadaka olarak verilen  pirinç,hurma,vs.,yi içine koydukları kap-kase veya sepete deniyor ve böylece sık sık kısa hikayelerdeki anekdotlara konu oluyor.

Peki bu neyin nesi, denecektir. Akla gelebilecek ilk ihtimal, bir basım , ya da transkripsiyon hatası olması.
Ama değil .
Nişanyan '' Fa kaşkūl كشكول «çanak çeker,'' yazarken kelimenin Osmanlıca transkripsiyonunu da vermiş Arap alfabesiyle. Bu ''kaşkül-keşkül'' kelimesi, bir Persçe okuyan için pekala Kaşkol olabilir. Zaten yukarıda verdiğim İngilizce cümle, Persçeden tercüme, yani tercüman konteksti Persçe okuyup düşündüğünden, Osmanlı ile Maveraünnehir-Transoxiana coğrafyasında mevcut olan ( ya da zamanla olacak) Keşkül okumasını kullanmıyor.
Arapça okuyan yazan biri ise kelimeyi asla Kaşkol okumayacak, Kaşkul ya da Keşkül diyecektir. Zira sesli U harfi var ve Arapça'da O sesi ve harfi yok.
Önemli bir nokta;  Kaşkol kelimesi  , mesela Orta Anadoluda  Türkler  ile Kürdler arasında biliniyordu.
Oysa bir de 'atkı' var, benzeri anlamda kullanılan ve Türkçe bir kelime. Dolayısıyla ilk etapta Kaşkol Fransızcadan alınma denebilir.
Ama köylü nereden biliyordu bu kelimeyi ?
Şöyle düşünelim; bir ''doğal'' kelimesini Türk ile Kürd köylülerine sorsanız, çoğu hala anlamını bilmez ve günlük hayatta da hala kullanmazlar.
Zira yarım asır evvel uydurulmuş bir kelime.
Kaşkol ise sanki hafızalarda yaşıyor.
Ama argümanlarım yine ikna edici olmayabilir,o sebeble de daha bir kurcalayalım.

Gözümüzün önüne getirelim şimdi  bu Derviş-Kalenderleri. Elindeki kaseyi '' Ya  Huu'' diye gözümüze sokuyor. Canı isteyen,bu kasenin içersine sıcak-soğuk yiyecek te boca edebiliyor.
Peki Derviş bu kaseyi sürekli elinde mi tutacak ?
Bir elinde zaten normalde ''asa'' bulunmalı.
99 luk ya da 101 lik ( Yezdan, yaratıcının sıfatlarına denk sayıda muhtemelen) tesbih-tızbı da olmalı işin içinde, yani her an çekilmeye hazır.
Belki de tesbihi beline daima sardığı kuşağa iliştiriyordur, ama kase ne olacak ?

Derviş, kaseyi boynuna ya da omuzuna doladığı bir kuşak-palaskaya raptediyor, mesele bu.

O sebeble yere çömelse de kase bedenine iliştirilmiş olduğundan güvende, hem de ellerini yakmaz vs.

Bunun bir kaynağı var elbette.
Derviş-Kalenderlerce adapte ve  azıcık ta revize edilmiş hali bu adet-ritüelin.

Budizm.

Budizm ve rahiplerinin meşhur olmazsa olmaz , yuvarlak şekilde imal edilmiş sadaka-toplama( içine atılma) kap-kasesidir bunun aslı.
Elbette Budistin cübbesine , aynen derviş gibi ,sardığı  kuşak ile, yine  Derviş gibi muhtemelen  tesbih de bulundurduğunu not düşelim.
Onların ki 108 lik.
108 kanunu( bizimkilerin şeriatı) temsil ediyor.
İşte Budist rahip sadaka kasesini bir palaskaya iliştirip, kah omuzuna , kah muhtemelen boynuna asıyor.

-'' alms bowl is strapped on to monk's back.''

Kase, rahibin sırtına kayışla raptedilmiş.

Konumuz Budizm değil, ama belli ki bağlantılı.

Velhasılı, Kaşkol ile Keşkül aynı kelimenin farklı okunuşları. Ve aynı anlamı taşıyorlar.
Fransızca ''cache-col'' benzetmesi ise tesadüfi  olsa gerek.