Sunday, 27 December 2020

Pir Sultan Abdal - Aptal

 Pir Sultan Abdal - Aptal

Son defa bir daha yazayım da, siz de, bende kurtulalım bu işten:-)
Türk ve Moğol, Abdal gibi bir isimde bulunan -bd 'yi, -pt söyler. Bu bilinen bir fenomen. Türkçe de denir de, Moğol tarafını da ben ekledim.
Türkçe konuşma dilinde Abdal diye bir kelime yoktur.
Ya ne vardır?
Yerine Aptal vardır.
Niye?
Çünki, yukarıda da belirttiğim gibidir. Yani, Osmanlıca evraklarda düzgün biçimde Arab alfabesiyle Abdal yazılan ve muhtemelen Hanedan mensupları ile muhtelif etnisitelerden müteşekkil bürokrasisindeki memurlarca Abdal söylenen kelime, Türk-Türkmen ve Yürük bilinen ve o dili konuşan göçebe-köylülerce Aptal söylenir de ondan!
Aptal ise Türk dilinde bir hakaret sıfatıdır.
Akıl yoksunu, geri, perişan, üstüne başına dikkat etmez, zurnacı, çingene ( aşağılamak için) pespaye vb., gibi kendilerine hiç yakıştırmadıkları sıfatlardır.
Şimdi, eğer Pir Sultan Abdal diye bir Türkmen köylüsü doğmuş ve bu isimle anılmışsa, bu alenen uydurmadır.
Niye?
Yukarıda belirttiğim gibi, hiç bir Türkmen, Türk, Yörük, oğluna, torununa Aptal ismi vermeyeceği gibi, hele hele vazgeçtik Pir, Sultan'a aptal diyebilecek kadar da akıllarını kaçırmamışlardır.
Bir Türk diğerine eğer Pir Sultan Abdal dan bahsederse, Pir Sultan Aptal der, Abdal değil; ancak Aptal diyebilir, çünki lisanı, dili öyle dönüyor da, ondan!
O zamanlar maalesef ortalıkta televizyon kanalları, liseler, I-Phone lar, gazeteler vs olmadığından da Türkler de malüm henüz çıkmayan gazetelerin yayınlanmamış makalelerinde mevcut olmayan Abdal kelimesini düzgünce, Abdal olarak okuyup söylemeyi de öğrenememişlerdir.
Pir Sultan Abdal ismini bir Yürük-Türkmen, bir diğer Yörük-Türkmen'e haber verirken ismini ''Pir Sultan Abdal'' değil, ''Pir Sultan Aptal'' diye duyurabilir ancak.
Diğer Yürük-Türkmen'in cevabı da muhtemelen gülmek olurdu itiraz ederken.
Yani bir Türkmen-Yürük, kendisine değil Pir Sultan Abdal, ''Şeyh+Pir Padişahlar Padişahı, Sultanlar Sultanı Abdal'' ünvanlarıyla anılan biri gelse de itibar etmez, kendisini evliya mertebesinde görmez.
Niye?
Çünki adamın ismi Aptal'dır ve Yörük-Türkmen'in gözünde bir Aptal ne Sultan ne de Padişah, ancak Aptal olur da ondan!
Hala anlamadınız mı?
İşte Kürdlerin anlamayla problemi bulunduğundan, devlet kuramayıp yok edilmeyle karşı karşıya kalmışlardır.

Tuesday, 18 August 2020

Sabah Yoğunlaşan Sis Üzerine Kısa Notlar

Sis bu sabahla beraber palmiye dallarının üzerine doğru çökünce, balkona çıkıyorum hemen. Aslında hanım daha evvel işaret ediyor ama bu denli yoğun değildi uyardığında. Yaşadığımız  şehirde pek te görmeye alışık olmadığımız böylesi bir fenomen bir anlık ta olsa, monoton rutinimize heyecanlı bir canlılık katıyor.

Irice bir kuş, ağırlığına nasıl dayandığını bir türlü kestiremediğim incelikte bir dalın üzerine sanki büzülerek tünemiş, bir yontma taş gibi hareketsiz ve donuk duruyor.

İçime çektiğim nefes sis’in serin mi serin ağırlığını taşıyor. Eşim hoşnutsuz, bense sevinçliyim tabiatın bu ilginç gösterisine.

Aklıma hemen Stephen King’in Mist romanı ve keyifle izlediğim esinlenerek çekilmiş filmi geliyor. Normal de başka birilerinin senaryosu olsa, hele o kadroyla izlemeyeceğim dizi, bu usta yazarın eseri olduğu için itiraz etmiyorum elbette.

‘’Keşke’’ diye düşünüyorum, ‘’benzeri olaylar zincirini de burada bu sis tetiklese’’, sonra da bu tuhaf temennimden ötürü kendimle dalga geçmeye başlarken, sis’in sol istikamete düşen tepe ile üzeri ve etrafına serpiştirilmiş evlerle birlikte denizin de görüntüsünü içine çekerek yayıldığını  farkediyorum.

Artık palmiye dallarının gerisine düşen alanın tamamı bu beyazımsı karanlığın yörüngesine giriyor.

Bir dalın üzerinde hareketsiz ve donuk duran  irice kuş’un görüntüsü de ağır ağır belirsizleşmeye başlıyor.

Sis, palmiyelerin ince uzun ve matlaşmış yeşil yapraklı dallarını da yutacak belki...Sonra da ıslak serinliğinde, beni…

Telefon etmem gerektiği aklıma geliyor, içeri giriyorum.

Bir müddet sonra da sis dağılıyor.

Tabiatın beyazımsı karanlığına son vermesiyle birlikte, o iri kuşun hareketsiz ve donuk tünediği ince dalın üzerinden hızla havalanıp gözden kaybolduğunu söylüyor eşim.

Monday, 17 February 2020

Urfa, Edessa ile Jerusalem Şehir İsimleri Üzerine


Okuduklarımdan, notlarımdan bazı aktarmalara devam edeyim.
Medieval dönemlerde bölgemizde olup bitenler hakkında en önemli
bilgileri sağlayanların başında Michael (Mikail) the Syrian gelir.
Syria Ortodoks Kilisesinin patriğiydi bu isim. Kendi lisanı Syriac ile
kaleme aldığı kronikler çok önemli.
Benim okuduğum, klasik Ermenice tabir edilen lisana yapılmış
tercümenin İngilizceleştirilmiş hali. 
Jean-Baptiste Chabot ise Fransızca’ya Syriac orjinalinden
çevirmiş, asıl okunması gereken de o aslında ama bu çevirinin de işe
yaramayacağı söylenemez tabiatıyla.
Önemli bir husus var. Bu eserde sıraladığım isimlerin, doğru-yanlış,
anlamları ve kısa tarihleri mevcut. Ben mesela Urfa şehrinin anlamı için
tıklamıştım, envai çeşit ve bir kısmı da bir diğerinden kopyalanmış bir
çok temelsiz belirlemeler gördüm. Türk dilinden olduğunu iddia edenler de
epeyi mevcut olmakla birlikte, bu ifade bilgi ve kaynaktan ziyade, resmi tezlere dayanır
görünüyor, zira değil.
Umarım faydası olur, şu kısa bilgiyi de yayınlamış olayım, içime dert olmasın.


P.186: After the Flood, King Nimrod (Nebrovt') built and named
it Ur'haw Ovre'd. "Ur'" in our language means village, and "haw" means
Chaldean, thus [the name Urha translates] "village of the Chaldeans."


İlginç ve öğrenilmesi gereken bilgiler var burada. Urfa’nın ‘’sel’den’’
sonra Nemrud tarafından kurulduğunu yazıyor.
Bence Patrik, sel'den bahisle, burada etimolojik-tarihi doğruları da biraz inancın
kodlarıyla harmanlamış ve öyle sunmuş, ama bilgi doğrudur olabilir. Nemrud,
demek ki Syriac konuşuyormuş Patrik Mikail’in iddiasına bakılırsa ve Ur’haw  Ovre’d demiş.
Mikail’e göre ‘’Ur’’ Syriac dilinde ‘’köy’’ ve ‘’Haw’’ ise Chaldean ( Kalde’li)
demek. Bu Kaldeliler ve Nasturilere Botan-Hakkari ve Mavsil ( Musul) Kürdleri ve
artık hangi topluluklar bölgede yaşamışsa muhtemelen toptan Süryani diyorlardı,
gerçi her birinin ayrı isimlendirildiğine dair belirtiler de var.
Her ihtimale karşı, anlaşılır olması açısından genel Süryani tabirini kullandım. 
Yani Urhaw, Kaldelilerin Köyü demekmiş!
Tekstte Ur’haw’dan sonra gelen Ovre’d için bir açıklama yok.


Jerusalem hepten ilginç: ’’In the same way Melk'isedek, son of Ham,
built a city in Palestine and called it Urishle'm, which translates "village of peace,"
since according to our Syriac language, it was a village and could not
be called a city. We pronounce it "Jerusalem."


-Aynı şekilde Ham’ın oğlu Melk'isedek de Filistin’de bir şehir kurmuş
ve ona ‘’Barış Köyü’’ anlamına gelen Urishle'm ismini vermiş.
Patrik Mikail, ‘’bizim Syriac lisanına göre o bir köy idi ve şehir olarak
anılamazdı. Biz de Jerusalem şeklinde telaffuz ettik,’’ diyor.
Yani işte buymuş Jerusalem'in ne olduğu ve hangi lisana ait bulunduğu...


Edessa, Urfa’nın diğer ismi. Mikail’e göre Asur kralı Sennacherib/Senek’erim
( M.Ö. 704-681) şehri yakıp yıkmış ve Urfa, İskender gelip de yerlileri
tepeleyene kadar harabe kalmış. Kendisi muhtemelen Beth Kardu’ya
doğru ilerlerken, harabe şehir ve etrafının cazibesine kapılmış, yanında
bulunan ve adına İskender’in ölümünden sonra Hanedan kuracak olan
komutan ve arkadaşı Seleucus’a  ‘’Bu yeri bir şehre çevir’’ demiş.
İskender’in ölümünden sonra Seleucus şehri kuruyor ve Edessa,
yani Mİkail’e göre Makedon dilinde ‘’Bunu seviyorum’’ anlamına gelen
ismi veriyor. Çünki İskender ‘’ I love this. Built it into a city
( Burayı sevdim, onu bir şehr’e çevir/inşa et/haline getir),’’ demiş.
Mikail o zamanlardan itibaren de Greklerin kronolojik notlarında
Edessa için ‘’So’rtu Makedonis’’ yani ‘’Suriye Makedonyası,’’ diyorlarmış.


Notlarım da daha var bazı şeyler ama bu konuyla doğrudan ilgili değil.

Bazı Anadolu Selçuklu Vakıflarının Kitabelerinde Yazılanlar Üzerine


        4/11/2016 tarihinde, yani üç yildan fazla bir müddet evvel aşağı da ismini verdiğim makaleyi okumuş ve notlar almışım. Bunun gibi yüzlerce mevcut. Her birinin üzerine makale yazmam imkansız artık, yaş ve zaman meselesi. Konularla ilgilenenler çıkabilir ileride, boşu boşuna yatmasın yayınlanmadan. O sebeble, okuduğum makale de aldığım notları güncellemeden yayınlamayı uygun gördüm varsa yanlışı ve doğrusu, hatta düzeltmeye zaman bulamadığım bazı imla hatalarıyla. Çok kısadır, umarım gelecekte bu konularla ilgilenenler çıkar ve gözlerine çarparsa ve içeriği uygun düşerse, faydalanırlar. Bu notlar okuyucuya ayrıca bu makaleyi incelerken ‘’neye’’ ve ‘’nasıl’’ baktığım hususunda da bir fikir verecektir.

Yazar Selçuklu dönemi vakıflarda kitabeleri inceliyor. Çok önemli bir çalışma bence zira bazı tarihi rivayetlere, Batılı bir çok akademisyence de desteklenen resmi tarih anlayışına bence pek de uymayan bazı belirlemeler, aslında, deliller mevcut. Öyle ki, bu 34 sayfalık çalışmanın kendisi üzerine bir akademik çalışmayı hakkediyor. 

Makale’nin ismi Waqf and Patronage in Seljuk Anatolia: The Epigraphic Evidence, Selçuklu Anadolu'sunda Vakıf ve Patronaj: Epigrafik Kanıt,
Cambridge University Press ,

Author(s): J. M. Rogers,

Anatolian Studies , Vol. 26 (1976), pp. 69-103,

Published by: British Institute at Ankara,

Notlar,
 -Okuduğum sayfalarda dikkatimi çeken bir husus var; Selçuklu dönemi inşa edilen eserlerde, ya da el konulmuş olanlarda ki inskripsiyonlar, evvela bir oradan başlayayım. Bu hususta mümkün olduğunca İrani-Moğol ve Orta Asya kitabeleri bulmak ve Selçuklu ile Beyliklerinkilerle karşılaştırmak gerekiyor.
İnskripsiyonlarda Arap ve Pers kelimeleri geçiyor gibi. Yazara göre Pers deyince Arap olmayanların tümü anlaşılıyormuş. Arap kelimesinin kullanımı belli ki dini hususiyet ve hassasiyetlerle ilgili. Bulmak lazım, acaba Selçuklu ve beyliklerle çağdaş ya da evvelki veya hemen sonraki dönemlerde Arap harici Türk ile diğer bazı kavim isimleri geçiyor mu ?
Eğer geçiyorsa o zaman neden Türk oldukları iddia edilenlerde Türk ismi geçmediğinin kuvvetle sorgulanabilmesi gündeme gelecektir.

Mesela Sivas'taki Gök Medrese inskripsiyonu 670/1270-1 tarihli. Vakıf tarihi ise 1279-80. Yani Gök ismine bakılırsa, eh yani mutlaka Türkdür, Türkçedir, yani muhtemelen Türklerden bahsedecektir diye hevesle okumaya başlıyorum. Bizi ilgilendiren de, bilgilendirme inskripsiyonunda yazılanlar, Arapça:

p.3-5 : ''Amara bi-insha' hadhihi'l-madrasa al-mubaraka taqarruban ila'llah ta'ala al-sahib al-a'zam al-dastür al-mu'azzam mawla mawali al-'ar[ab wa'l-'ajam ...] rusim (?) al-karam qiwam al-dawla al-qahira wa nizam al-milla al-zahira Abu'l-Khayrat wa'l-Ta'at wa'l-Hasanat Fakhr al-Dawla wa'l-Din 'All b.al-Husayn ahsana Allah 'aqibatah fi 670 (in words) ''

''Has ordered the construction of this blessed madrasa to gain God's favour, the grand vizier, the exalted minister, the lord of the lords of the Arabs and the Persians [sc. the non-Arabs], the [. . .] of nobility, the support of the victorious state, the regulator of the flourishing people, Abu'l-Khayrat wa'l-Ta'at wa'l-Hasanat Fakhr al-Dawla wa'l-Din 'All b. al-Husayn, may God grant him a good end ...''

Burada Türk ismi de Gök kelimesi de yok...Bir Türk devleti yöneticisi, vezir- hadi Arapları anladık- neden  Arap olmayanlara Arap ağzıyla Acem diye hitab eder ?
Türkler kendilerini bu Acem toplamı içersin de görüyor idilerse, o zaman hiç te Selçuklu tarihçilerinin bizlere boyamaya çalıştıkları bir Türk-Türkmen kavramından bahsedileceğe benzemiyor.
Neticede Acem, İrani halklar için verilen bir Arabi isim.

Gök kelimesi ise ortalıkta görünmüyor. Belli ki Selçuklu veziri bırakalım medresesine Gök ismini vermeyi, bence kesinlikle Gök kelimesinden de bihaber olmalı.
Peki kim ve niye bu vezirin eserine öz Türkçe bir isim koyabiliyor ?
Ne zaman?

-Aynı sayfada bu defa vakfiyede hem krallık hem de vezirin titulature'si  sunuluyor, her ikisinde de ne Türk ismi ne de Gök kelimesi yok.

- inscription of Sahib Ata/Fakhr al-Din 'Ali's mosque at Konya: buradaki inskripsiyonda ise mutad Arap ile Acem'e ilave olarak Grek-Yunan kelimesi de geçiyor ama  Türk, Türkmen, Oğuz vb. hiç bir kelime yine mevcut değil.

p.6: Aksaray'da ki meşhur Sultan Hanı kervansarayında da aynı trend devam ediyor. Arap ve Acem mevcut, ama Türk yok.
p.7: Burada hepten ilginç bir örnek var, Uluborlu Çarşı Camii( 1231-2), inşa ettiren: ''The foundress was a daughter of the ruler of Erzurum, Mughith al-Din Tughrilshah (died 622/1225) who married Kayqubad I. ''

Tughrilşah, tastamam bir Türk ismi, yani Şah kelimesini çıkarırsak kalan kelime Tuğrul. Bu eserin inskripsiyonunda da Türk, Türkmen, Oğuz vs yok.

p.10: The Jami' al-Hanabila at Salihiyya in Damascus in the name of  Gökbüri , ruler of Irbil, dated 599/1202-3, had a different fate.''

Gökbüri Türkçedir ve ''Mavi Kurt'' anlamına gelir. Kimse de sorgulamaz, börü Türkçe kurt olduğuna göre, neden kulanılmaz, kurt neyin nesidir, demek bu arada Boz Kurt efsanesi de sorgulama altında. Bir başka makale gerektiriyor.

Bu Türk yöneticiyle ilgili bilgi toplamak lazım. Erbil genel olarak Türklerin yönetiminde kalmış o dönemlerde. Bunlar köle mi, yoksa bağımsız beylik mi kurmuşlar ? Beylik olsaydı Türk tarihçiler büyük bir hevesle naklederlerdi.

p.16-17: silahdar ''sword-bearer'' ; Moğolcadaki Uldachi-Oldachi karşılığı...; Sa'd al-Din Köpek/Kubak  ??? İlginç...İsmi köpek olmayabilir demek ki.
p.19: master of horse : amir akhür.

p.22:'' Ülkütaşır, art. cit., note 38 above (120, (b)) reads Naqita as Nakida/Nigde, an improbable spelling which is nevertheless just acceptable. M. Behçet, art. cit. (ibid.) II, 46, No. 10, reads Tuqit, hence Tokat which is more usually spelled Tuqad/Tuiqat ''

Bu da ilginç...

Çok önemli  kaynak : ; Rashid al-Din, Jami' al-Tawarikh, translated by J. A. Boyle as Rashid al-Din Tabib. The Successors of Genghis Khan (New York-London 1971).

p.27 : Burada Sinop duvarlarında ( kale olmalı) inskripsiyonlarda 1215-16, iki defa Türkçe soy isimli bir emirin ismi geçiyor. Badr al-Din Qaymaz. Ve dip notta ise muhtemelen ismi geçenin çağdaşı  ve bir fermanla tarjuman tayin edilen ve hali hazırda amir-i sipahsalar olan Kamal al-Din'in ismi veriliyor. Bu ise Selçuklu zamanı ve hemen sonrası , mesela 1300-1400 gibi tarjuman yerine ''çevirmen'' gibi bir kelimenin kullanılmasının zorluğuna delalet ediyor. 1380-90 yıllarında bir eserin Türkçeye ''çevrilmesi'' üzerine Sara Nur Yıldız isimli Türk tarihçinin academia-edu'da iddialı bir makalesi var, Batılıların da mevcut. Dikkatle incelenmesi gereken bir interpolation olabilir ortada eğer çevirmen kelimesinin o dönemlerde kullanıldığı iddia ediliyorsa. 

p.28 :  Siwasta ...Develi merkez camiinde ( Develü-Qarahisar) inskripsiyonda bu isim geçiyor, kadın köle ismi gibi...kaynak: M. Akok and T. Ozgüç, "Develi abideleri," Belleten XIX (1955), 377-84. The name, Siwasta, is conjectural, but bint is clear. ''

Tüm notlar bu kadar...

Sunday, 29 December 2019

Tarihi Zompi Köprüsü Polatlı Civarında mı?

Bundan iki yıl kadar evvel facebook sayfamda son Bizans-Sasani savaşına kısaca
değindiğimi hatırlıyorum. Amacım da Anadolu’nun coğrafik tarihinde bence dikkat çekici olan
ve  Zompos/Zombus ile Zompi formlarında kaydedilmiş tarihi bir köprü üzerine not düşmekti.
Son günlerde Asia Minor ve Anadolu antik Grek, Helenistik, Roma ve Bizans coğrafi tarihinin tanınmış uzman ismi
ve 1939 da ölen W.M. Ramsay’in meşhur ‘The historical geography of Asia Minor’, eserini
büyük bir zevkle okuyorum. Doğduğum ve büyüdüğüm coğrafya’da yakinen bildiğim bazı yerlerin
antik isimlerini öğreniyorum. Bu vesileyle de karşıma yine Zompi köprüsü çıkmış oluyor.
Köprü Sakarya /Sangarios üzerinde ve lokasyonu hala tesbit edilememiş. Ramsay’ de
bir asır evvel muhtelif milliyet'ten ilgili tanınmış akademisyenlerle bir çok husus yanında, Zompi’nin bulunduğu
yerin tesbitine yönelik tartışmalar geliştirmiş.
Biz tarihten, son Bizans-Sasani savaşında Sasani general Şahin’in İstanbul’un burnunun dibine
617 de geldiğini, Bizans Heraclius’un ise endişeden hükümeti geçici olarak Kuzey Afrika
Carthage/Kartaca’ya taşımayı dahi düşündüğünü biliyoruz. Daha sonra, 622 yılında Heraclius
ordusunu toplayıp Kapadokya üzerinden Sasani’ye darbe için yola çıkarken, işte bu Zompi
köprüsünden geçmişdi. Ramsay köprünün Bizans askeri tarihindeki önemine dikkat çekiyor.

Ramsay 214-216. sayfalar da köprünün yerini tesbit için muhtelif görüşleri de seslendiriyor.
Bizanslı meşhur tarihçi Anna Komnena Zompi Köprüsü’nün Santabaris ( Bardakçı) ile Amoriom’un doğusunda, ve Nicephorus Bryennius da Sakarya’nın (Sangarios) kaynağının civarında bulunduğunu kaydetmişler. Kendisinden öğrendiğimize göre bazı akademisyenler Çifteler ( Kaborkion) civarında bulunan Çandır Köprüsünü önermişler. Ramsay Zompi’nin Sivrihisar (Justinianapolis) ile bağlantısını öneren bu ihtimali reddediyor. Zira naklettiğine göre Mİchael Attaliota'da geçen bir pasaj köprü için bir başka tarafa bakılmasını öneriyor. Pasaja göre 1073 yılında Caesar John ( yazara göre askeri yolu kullanarak) Dorylaion'dan (Eskişehir) doğuya hareket ediyor, daha sonra da Zompi Köprüsünü geçerek Kapadokya'ya gidiyor. Ramsay bir kaç nokta daha belirttikten sonra kendisi köprünün Polatlı-Günyüzü karayoluna düşen Kavuncu Köprüsü’nün güneyinde ve Ilıca suyunun ağzında olabileceğini söylüyor.
Bu Polatlı’ya yakın Ilıca köyünde bir doğal sıcak su kaynağı vardı yanlış hatırlamıyorsam.
Çok küçükken oraya gitmişdim ve su kaynaklarından birinde mevcut havuz ve içinde şeffaf
biçimde görülen balıkları hayretler içerisinde ve merakla izlediğimi hatırlıyorum. Sanki Urfa’nın meşhur
Halil İbrahim gibi bir isimle anıldığı aklımda kalan havuz ve kudsiyet atfedilen balıkları gibi.
Aynısı bu Ilıca köyünde vardı, belli oluyor. Dikkat çekici bir tarihi var bu köy ve topluluğun bence. Eski bir
Kürd yerleşimiydi, ve bu balıklara dokunmamak sanki kutsallık atfediyor, yani antik bir Kürd inanç-geleneğine işaret ediyor. 
Şimdi havuz da, balıklar da ne alemdedir, bilemiyorum. 
Elbette büyük usta Ramsay’in yanından geçecek bilgiye sahip değilim ama köprünün yerine ilişkin önerisine dair bir tereddütüm var: 
Eğer suyun ağzındaysa, kış ve bahar aylarında muhtemel yağmurların sebep olabileceği nehir taşmaları söz konusu olabilirdi.
Hele bir de 1400 yıl evvelinin doğal şartları göz önüne alındığında. Yani zamanımıza göre çok az tahribat,
çok az tarımsal sulama mevcut idi. Dolayısıyla bu lokasyon bana pek uygun gelmiyor, gerçi, yeri görmüş de
değilim ve biraz ezberci ve tahmini beyan da bulunduğumu da belirtmem lazım.
Mamafih önerim şu; Sakarya’nın doğuya, Polatlı’ya doğru yaptığı kavise yakın bir yerde olmalı bu
köprü. Yine Ilıca’ya yakın olabilir. Yalnız kanaatimce evvela nehrin dar bir bölümünde aramak lazım
köprünün ayaklarından kalan taşları. Ayrıca sadece dar olması yetmez, nehrin iki tarafının da düz
ve sağlam, bataklık olmayan ( zaten zemin serttir) bir kesiminde bulunabilir. Dahası suyun nisbeten
hızlı aktığı ve nehir yatağının derin olduğu bir kısımda aranabilir tahmin ediyorum. Zira askeri geçişler
için, eğer kış ve bahar aylarında bir harekat sebebiyle kullanılacaksa, suyun taşma ihtimalinin en az
olduğu yer köprü için tercih edilmiş olmalı bence. O zaman köprü geçişleri sel ve su taşması göz
önüne alındığında daha güvenli olurdu. 
Velhasılı Ilıca köyü etrafında Sakarya’ya yakın noktalar ya da kabaca, Yeni Mehmetli’den
Sakarya’nın doğu istikametine doğru çizdiği kavisin güney taraflarında bir yerde olmalı. 

Zompi’nin ayaklarından kalan taşları ya da hatta zemini bulmak dahi büyük bir başarı ve hazdır bana
göre. Arkeoloji ilmine en uzak mesafede bulunan bizim gibi amatörler için ise gurur verici ve
milyar dolarlarla satın alınamayacak bir etiket...

Osman Bey ile Ibn Battuta'nın Osman Çük'ü.

Doğrusu bu kısa makalenin başlığı konusunda epeyi bir bocaladım. Yazdım, sildim ve derken mevcut olan da karar kıldım.
Ibn Battuta, Anadolu Beylikleri ve fazlası için en önemli medieval kaynaklardan biri. Dahası, Osmanlı Imparatorluğu'nun kurucusu Osman Bey'in oğlu Orhan Bey vesilesiyle isminin Arabi formuyla ilk İbn Battuta tarafından kaydedildiğini sanıyorum. Bir başka kaynakta var mı, şimdiye kadar rastlamadım. Zaten mevcud olsaydı, muhtemelen konuyla ilgili uzman akademisyenlerce bahsi edilirdi.
Ancak, Bizanslı tarihçi George Pachymeres'in 1302 yılında  Atmanes ismini kaydettiği biliniyor. Atmanes isminde Grekçe +es  eril ( masculine) sonek görünüyor. Dolayısıyla elimizde isim olarak Atman var, hepsi bu.
Meşhur Aksarayi'nin kitabında Moğol İlkhan adına Moğol Suldus aşiretinden Emir Çoban Noyan'ın  1314 yılında Sivas Karanbük'te Anadolu Beylik liderleriyle yaptığı toplantının katılımcılarına dair bilgi veriliyor. Katılan ve katılmayanlar arasında Osman Bey, Osmanlı Beyliği, ya da Atman/Atmanes isimlerinden herhangi biri geçmiyor.
Daha sonra yayınlanacak olan Eflaki'nin  Manakubul Arifin eserinde de geçmiyor.
İbn Battuta ise 1330 başlarında gezisinin Anadolu durağında Bursa'yı da ziyaret ediyor ve eserinde Osman ismine rastlıyoruz. Tanınmış Osmanlı ve Arabi uzmanı H.A.R. Gibb tercümesin de (s.451- 452) şu bilgi veriliyor, evvela İngilizcesi: Account of the Sultan of Bursa. Its sultan is Ikhtiyar al-Din Urkhan Bak, son of the sultan 'Othman Chüq (chüq in Turkish means 'the little'). 141 This sultan is the greatest of the kings of the Turkmens and the richest in wealth, | lands and military forces.''

Türkçesi: ''Bursa'nın Sultan'ın ismi İhtiyareddin Orhan Bey,  Sultan Osman Çük'ün oğlu ( çük Türkçe'de ''küçük olan'' demek). Bu sultan, Türkmenlerin en büyük ve en zengin olanıdır, toprak ve askeri güç olarak.''

Bir de dip not düşmüş çevirmen Gibb, Çük kelimesini açıklamak için, evvela İngilizcesi: ''141 Orkhan (reigned 1326-59), second sultan of the Ottoman ('Othmanli) dynasty, so named after its first sultan. 'Othman. The Turkish suffix -jik is said to have been added to his name in order to distinguish him from the caliph 'Othman (see vol. I, p. 180, n. 91); another suggestion is that it was derived from the town of 'Othmanjiq (Osmanjik), on the Kizil Irmak river, west of Amasya; see E.I., s.vv. and 'Othmandjik.''

Türkçesi: 1326-59 arası hüküm süren Orhan, Osmanlı hanedanının ikinci sultanıdır, dolayısıyla ilk sultan Osman'la anılır. Anlaşıldığı kadarıyla Türkçe -cik soneki kendisini halife Osman'dan ayırd  etmek için eklenmiş; bir diğer öneriye göre ise Amasya'nın batısı ve Kızıl Irmak kıyısında bulunan Osmancık isminden türetilmiş.''

Şimdi bu kısacık pasaj'ın analizi sayfalar tutabilir ve ben bu makale de kısa kesmek istiyorum, zira nasılsa ilerde yazacağım. Maksat, fikrimi evvela belirtmiş olmak, kayda geçirmek.

Gibb'in Arabi metinden Latin alfabesine transliterasyonunda ( kısaca kelimelerin bir alfabeden farklı olanına harfen çevirisi) elde ettiği Chüq/Çük kelimesinin Arabi transkripsiyonunu (yazımını) görmek lazımdı ama bu değerli akademisyen Arabi ve Osmanlıca uzmanıydı. Aynen kabullenelim en azından şimdilik. Dip notunda ise Gibb, Çük kelimesini Türkçe ''Cik'' küçültme soneki yapmış. İyi de İbn Battuta Cik sonekini duymuşsa zaten kaydederdi zira Chük/Çük gibi biraz karmaşık ve Arabi'de mevcut olmayan -Ç harfini andıran bir yazım yapmazdı. Nitekim Gibb kendisi de böyle düşünmüş olmalı ki, kelimeyi Chük yazmış ve nereden bakılırsa bakılsın artık bu bir -C değil -Ç harfine işaret ediyor. Ama sonra'da dip notta Cik sonekini veriyor, bu da Batılı Akademisyenler'de artık ezberlediğim bir trende işaret ediyor. Kendilerini Anadolu'nun Türklüğüne öyle bir inandırmışlar ki, akıllarına kafalarına yatmayan bir hususu tartışmak bile gelmiyor. Hatta akıllarına Türkçe olup olmadığına tam olarak kanaat getiremedikleri bir kelimenin farklı bir lisana ait olabileceği ihtimali de gelmiyor.

Bu kullanılan Çük kelimesi, kullanıldığı biçim ve de kelime dizimiyle, Kürdçe görünüyor.  Küçük ve genç demek ( p. 117, Kurdish-English Dictionary, Michael L. Chyet).
Uzun yıllar evvel iki isim bilirdim yaşlı.
İkisi de Kürd'dü. İsimleri Haci/Xaji idi ve amca çocuklarıydılar.
İkisini ayırd edebilmek için yaşlı olanına Haci Mezin ( Büyük Haci), gencine de Haci Çük ( Küçük Haci) derlerdi. Hala çocukları vardır ve civarda ki çok yaşlılar bu iki ismin çocuklarını da babalarının lakaplarıyla anarlar.
Elbette İbn Battuta'nın eserinin bu bölümünü incelemek lazım. Gibb yanılıyor olabilir diyeceğim ama hiç bir akademisyen ve tarihçiden itiraz ve bir kritik okumadım henüz. Bunu nasıl olsa daha detaylı çalışacağım, sonuna da gelmek üzereyim esasen.
Kanaatimce burada ibretlik bir husus var Batılı Akademisyenleri yıllarını verdiklerini bu çok önemli alanda sınıfta bırakan; her nedense Anadolu medieval tarihinde üzerine çalışılması gereken farklı alanlar, halklar da bulunabileceğine hiç ihtimal vermiyorlar.



Tuesday, 26 November 2019

Yezidi Reformist Ismail Bey'in Manifestosu


Nakledilene göre, Kafkasya ( Ermenistan-Gürcistan) Yezidi topluluklarının  seküler bir hanedan-soylusu Ebdi Beg'in oğlu İsmail Bey, yöredeki Yezidilerin talebi ve arzusu üzerine bu kısaca bahsi edilecek manifestoyu  kaleme alıyor.  Batılı kaynaklar 1908 yılındaki bu dini-sosyal manifestoyu farketmişler;  önce Dirr tarafından, 1917-18 yıllarında metnin Almanca tercümesi yayınlanmış.
Daha sonra da 1930 da  Furlani, Italyancasını yayınlamış. Ingilizcesi de bu her iki metne dayanıyor.
Yezidilik araştırmalarında ismi vaktiyle parlak olan Guest'e atfen denilebilir ki, metne  dair detaylı ve yoğun bilgi, bu değerli araştırmacının eserinde mevcut bulunuyormuş. Guest'e göre,  metin, Yezidi cemaatine yeni bir ruh vermek, canlandırmak için çaba sarfeden,  vaaz veren, kutsayan, bağışlar toplayan ve kendini bu misyona adamış bir reformcu  olan İsmail Bey'in zihnini yansıtıyordu.
Manifesto:
1) Biz,  cennetin, yer kürenin ve tüm canlıların yaratıcısı olan  tek bir yaradana inanırız.
2) Peygamberimiz  Ezid'dir.
3) Yezidilerin kitabı yoktur. Yaradan'ın sözleri, babadan oğula Gyli-e Azim  geleneğine göre  geçer.
4) Yezidilerin başka milletlerden olanlarla   ilişkilere girmesi  yasaklanmıştır. Aksi şekilde hareket edenler, yaradanın lanetine maruz kalırlar.
5)Yezidiler, diğer milletlere , yaradanın iradesiyle ahenkli, saygılı davranmalılar.
6) Yezidiler, Peygamber Ezid'in emrettiği kurallarla  yaradana hizmet etmeliler. Aksi takdirde, yaradanın laneti üzerlerine olacaktır.
7) Bir Yezidi, her hangi birinin yasal eşine( karısına) el koyamaz. Hiç bir Yezidi, bu alıkoyma fiiline yardımcı olamaz ve barınak temin edemez. Alıkonulan kadın,  kocasına geri gönderilmeli ve alıkoyan şahıs, Yezidi kanun-örflere göre yargılanmalıdır. Eğer kadın kocasına dönmeyi reddederse, toplumdan dışlanmalıdır.( aforoz)
8) Hiç bir Yezidi, anne ve babasının erkek kardeşlerinin ( amca-dayı) karısıyla evlenemez. Aksine harekette, yedinci madde geçerli olacaktır.
9) Yezidi ruhban sınıfı üç klan'dan oluşur; Şıx Hasan, Şıx Şems ve Şıx Obekir Şıxları...Her Şıx  , kendi klanından  kadınla evlenmelidir.
10) Pîr ler, iki klan'a ayrılırlar ; Pîrê Hosmamama ve Pîrê Pîrafata ile diğerleri Pîrê Omarkhale ve  diğerleri...Her Pîr, kendi klanindan kadınla evlenmelidir.
11) Dokuz ve onuncu maddelerde zikredilen klanlara ait din adamları, başka klan'dan kızlarla evlenirlerse, müridlerinden hediye alma hakkını kaybederler. Müridler böylelerini bir daha rahip sınıfından kabullenmez ve aralarından atabilirler.
12) Yezidi rahip sınıfından olmayan cemaat mensuplarına Mürid  denir. Bunların, rahip sınıfına mensup olanların kızlarıyla evlenme hakları yoktur. Ancak kendi aralarında evlenirler. Aksine hareket edilmesi halinde, şiddetli müeyyideler uygulanacaktır.
13) Tanrı, dünya ve tüm canlıları  altı günde yaratmış, yedincisinde de dinlenmiştir. Bu da Cumartesi'dir.( bu çok ilginç, zira Yezidiler normalde Çarşamba ve Cuma günlerini  tatil olarak kabullenirler; mamafih Meshefe Resh'e göre de Pazar, Çarşamba yerine ilk gün olarak zikredilmekteymiş)
Tatil gününü ihlal edenler ceza olarak Beş Ruble ödeyeceklerdir. Bu icraat, dinimizin gereklerini  müşahade etmekle görevli ve bölgelere   tarafımdan atanmış Kadı'larca yerine getirilir. Kadı tayin işlemim, Hükümetçe  ( yerel olanını da ekliyor) onaylanmıştır. Her Kadı, kendi ve sorumlu olduğu bölgenin ismini taşıyan bir mühüre sahiptir.
14) Hiç bir Yezidi, sadakatsizliğini ispat etmedikçe, karısını boşayamaz, yani en az üç şahidin huzurunda...Suçun işlenmesi durumunda  kabahatli, şiddetle cezalandırılacaktır.
15) Bir Yezidi oğlunu evlendireceği sözü verir ve gelinin başlığını ( gelin parası ) ödeyemezse, gelini kendi babasının evinde üç yıldan fazla tutamaz.
16) Başlık parası yüz ruble'den fazla olamaz. Eğer biri bu rakamdan fazlasını almışsa, aradaki fark bölge Kadısına iade edilir. Kusurlu  cezalandırılacaktır.
17) Bir dul gelinin başlık parası, kırkbeş-elli rubleden fazla olmayacaktır. İhlal halinde, kabahatli cezalandırılacaktır.
18) Yezidilerin faiz karşılığı borç para vermeleri, kesinlikle yasaktır.
19)Faizcilik kesinlikle yasaktır.
20) Çarşamba günleri cinsel ilişkiye girmek, banyo yapmak ve iç çamaşırı ( don)  değiştirmek men edilmiştir. Çünki İblis Çarşambayı kimse önceden haber veremez.
21) Yezidi rahipler  mutlaka sakal koyvermelidirler. Eğer yapmazlarsa, müridler onları din adamı olarak görmez ve hediye vermezler.
22) Hırsızlık kesinlikle men edilmiştir. Denildiği gibi  "sol el, sağ elin işini görmemelidir. "  Hırsızlar mutlaka otoritelere teslim edilmelidir. Çalıntı malları satın alanlar şiddetle cezalandırılacaktır.
23) Yezidiler, diğer halklar ve insanlara dürüst olmalıdırlar, onları yaralamamalı veya mallarını onlardan habersiz kullanmamalıdırlar. Suçlu bir insan, yaradanın lanetini üzerine çeker.
24) Yezidiler, bulundukları ülkenin kanunlarına itaat etmelidirler.
25) Her Yezidi köyünde mutlaka bir Çavuş bulunmalıdır. Bir Yezidi vefat ettiğinde Çavuş, yedi gün oruç tutmalı ve mezarının başında Qawl icra etmelidir.
26) Her Yezidi köyünde üç kişi  bu örflerin uygulanışını denetlemek için atanmalıdır. Görevlilerin ihmali , yaradanın lanetine maruz kalacaktır.
27) Bir Yezidi, yalan yere yemin etmeyecektir. Bu kuralı ihmal eden, şiddetle cezalandırılacaktır. Yemin metni ( teksti) , Yezidi inancıyla ahenkli olarak tarafımca belirlenecektir. Yezidiler,yeminlerini-andını yazar,  hazırlarken, kendi alfabemiz olmadığından, diğer milletlerinkini kullanabilirler.
28) Bir mülkün ayrılması ve bölünmesine dair işler, bölge Kadısına havale edilecektir.
29) Her Yezidi, vefat etmiş yakınları için sene de bir defa, anma yemeği vermelidir.
30) Yezidiler okullar inşa etmeli ve çocuklarını bilim ve lisan öğrenmeye yöneltmelidirler.
31) Okulların , ruhani ve moral nezareti, kendilerini aynı zamanda dünyevi işlerle de meşguliyeti bulunacak olan bölge Kadı'larının ödevidir.
-----------------------------------------------------------------------------
Metin incelendiğinde, içeriğinin Yezidiliğin dünyevi işlerine ayrılan bir kurallar manzumesi olduğu görülecektir. Aynı zamanda, bu antik inanç mensuplarımızın, asırlar boyunca  içinde yaşadıkları  farklı sosyal ve dini köklere dayalı ve esasen pratik anlamda,  kendileri için de el mahkum  geçerli kılınan hukuk anlayışlarına karşı oluşmuş mukadder çaresizliklerini de sezmek mümkün...
Metin de, Peygamber olarak Ezid ismi veriliyor.
Gerçi gelenekte Ezid ve Sultan Ezi isimleri kullanılıyor ama  sanki metinde daha farklı bir ruhani görev yüklenmiş.
Yezidilikte,  Musevi, Hristiyan, Islam ve  Zerdüştilik  gibi  güçlü ve yaradanın felsefi doktriniyle donatılmış,  bazı devlet aygıtlarınca resmi olarak ilan edilmiş dinlerin peygamberlerine tekabül eden bir fani şahıs yok  aslında...
Yani, Şix Adi var ama  daha çok büyük bir din alimi, dini önder gibi algılanıyor.
Belki de Merkez, yani Lalesh'ten uzaklaştıkça, onun geniş bir çemberinde kalanlar ile Kafkasya Yezidilerinin kendisine ruhani değer atfetmelerinde  bazı farklılıkları da müşahade etmenin mümkün olduğu yazılıyor.
Şix Adi'ye yönelik asırlardır uygun görülen  ilahi vasıflar, yerini daha çok bir din aliminin  profiline  bırakıyor gibi...
Zaten, coğrafyalar arasında  beliren kopukluklardan kaynaklanan iletişimsizliğin verdiği yorum farklılıkları,  soykırımların korkunç neticelerinden biridir.
Bu metin elbette Yezidiliğin cosmogonisine pek ışık tutacak cinsten değil, yukarıda da belirttim zaten.
İlgilenenler için Batılı kaynak bol; ama sırları çözmek yine Kürdlere düşüyor. Çünki  bu sırların ayrıntıları Kürdlerin ruhunda mevcut;  kültürel dünyalarının dışa vurumuna  bazen sessizce  yansıyarak, varlıklarını o reaksiyonların  şekillenmesi ve tezahüründe sürdürüyorlar.
Metnin tercümesinde umarım belirgin bir hata yapmamışımdır, gerçi beni ilk Yezidi deklerasyonu kadar- daha uzun olmasına rağmen- pek yormadı.
Ama varsa bir yanlışlık, kusurum affolmaya...