Friday, 21 May 2021

Köle Türkler ile Abbasi Halifeleri


Bar Hebraeus tarihi olan meşhur Chronography'den alınma ve ben de biraz süsledim aşağıda anlattıklarımı.
Kitabın Türkçe tercümesi var .
Ömer Rıza Doğrul yapmış.
Abü'l Farac tarihi diye satılıyor.
Tarihi azıcık Türk devlet ideolojisi dışında irdelemek isteyenler için bir kesit zira ''gün ışığına çıkmamış'' daha doğrusu çıkarılmamış bazı çok küçük ayrıntılar bulunabilir. Türk köleler, köle komutanlar ve güçleri.
Aradığınıza bağlı elbette.
Neyse, olaylar 800 yıllarında geçiyor.
O zamanlar Abbasi imparatorluğunda Türk kölelerin varlığı ve bazen eriştikleri siyasi gücü farketmek te ilginç geliyor.
871 yılında Abbasi Halifesi Müstain bir yere gidince, Türkler toplanıp, Mütevekkil'in hapiste bulunan iki oğlu Mutez ve Müeyyed'i dışarı çıkarır ve Mütez'i Halife ilan ederler.
Müeyyed'in de kendisinden sonra tahta çıkacağına dair yemin ederler.
Bu arada tahtı elinden alınan Müstain'de , hakkından feragat eder.
Yeni Halife Mutez, kardeşi Müeyyed'i zaten pek te hazzetmezmiş !
Ya da hiç hoşlanmadığını siyasi gücü eline alınca farketmiş olmalı.
Türk komutanlarla birlikte, kardeşine verdiği ahit ve yeminlerden anında çark eder ve adamı aynen mapusa tıkar.
Haklarından feragat ettiğine dair bir senedi imzalayana kadar da, kardeşini sürekli kırbaçlatır.
Ama bu Halife Mutez'i , kardeşi Müeyyed'i kırbaçlatarak iflahını kesip, elinden her tür yazılı senet almak ta kesmemiş.
Bu defa kardeşine mapusta Tilki derisinden mamül kürkler giydirmiş.
Bu elbise de elbette garibi çok sıcak tutuyor.
Yetmiyor, zavallı kardeşinin kafasını da kürkün içine sokturuyor, ellerini ve ayaklarını bağlatıp, kürkleri zavallının vücudunun üzerinde bir de diktiriyor.
Ve ölünceye kadar da öyle bırakıyor.
Daha sonra Halifemiz, Kadı ile zamanın muteber şahitlerini huzura çağırıyor.
Bunlar, tek suçu Halife kardeşi olmak olan Müeyyed'in cesedini muayene ediyor ve vücud üzerinde dayak, bıçak eseri veya boğmadan mütevellit husule gelen her hangi bir darp izi, leke, morartı bulunmadığını müşahade ve tesbit ediyorlar..
Ve Müeyyed'in eceliyle öldüğüne şehadet edilir ve böylelikle Islam Halifemiz Mutez, ülkesinin en önemli probleminide hakkıyla çözmüş olur.
Ve onlar ermiş muradına.....yooo, bitmedi.
Mutez, kardeşini gayet sıhhi ve etik usullerle mevta kıldıktan sonra, bu defa da aklına Türk köle askerlerin yardımıyla tahttan sepetlediği ve kendi halinde hayatını devam ettiren eski Halife Müstain gelir.
Ve Türkleri anında Müstain'in üstüne salar...
Neyse, Türk komutanların zavallı Müstain'in kellesini vücudundan ayırmak için sarfettikleri enerji, mesai ile özel usullere dair bir ayrıntı maalesef yok tarihi kayıtlarda.
Türkler, Müstain'in kellesi ellerinde, o sırada huşu içersinde şiir okuma pratiğinde olan Mutez'in huzuruna çıkarlar.
Ve Islam Halifemiz Mutez tam o sırada kültürel aktivitelerle meşgul bulunduğundan, ellerinde Müstain'in kellesi kendisinden emir bekleyen Türklere , kayıt altında olan şu tarihi kelamları etmiş ( s.237):
'' getirdiğiniz şeyi şimdilik bırakın, şiiri bitirdikten sonra kalkar bakarım!''
Yaa, işte böyle.
Mutez, artık keyfi kıyak, potansiyel tehlike na mevcut ve elbette güç gösterisi başlar.
Ve hatayı da yapar.
Türk köle askerlerin ücret ve avanta ödemelerini aksatma gafletine düşer.
Türk de anında tavrını koyacaktır. Nitekim aynen de vuku bulur.
867 yılında, silahlı Türkler Mutez'in kapısına gelir ve ücret ile erzaklarının teminini talebederler.
Mutez yandım anam makamında hemen annesine haber salar, ne varsa kendisine göndermesini ister.
Annesinden hemen cevap gelir:
'' bir şey yok ''
Türk komutanlar, ümmetin mümtaz unsurları, Halifenin sarayına dalarlar.
Mübarek Halifemizin yakasına sarılır, evvela bir ağız dolusu tükürük yağmuruna tuttuktan sonra, müteakiben de bir güzel tokatlarlar !
Saltanatı gönül rızasıyla bıraktığını belirten bir senedi yazdırıp, imzalatıncaya kadar da, kendisinden ''ricacı'' olurlar.
İstediklerini aldıktan sonrada, s.238 de aynen şöyle naklediliyor '' ...halife'yi zincirlediler, küçük bir odaya attılar, odanın ön tarafını ördüler ve onu ölünceye kadar günlerce bu hal üzere bıraktılar. Sonra onu çıkardılar ve gömdüler. Kendisi başkalarına ne yaptı ise
aynısı ile karşılaşmıştı.''
Sanki bir etme bulma dünyası...
O yüz yıllara gelinceye kadar ve sonrasında, özellikle Iraq ile Suriye'de, hatta biraz Mısır'da , çok sayıda Türk köle askerler vardı. Aileleriyle birlikte, Sünni-Hanefi Müslüman Türkler. 900 yıllarında Hilafette güç olacak Şii Daylamlilerle vuku bulacak Sünni-Şii çatışmalarında da Türkler, Şiilere karşı asli güç idi. Daha sonra Selçuklular geldi, onlar da Sünni-Hanefi Müslümanlardı, Tuğrul Bey-Alp Arslan- Melik Şah vs...
Türk köleler hakkında pek yazılıyor mu, bilmiyorum. Ama bir zamanlar Abbasinin bu dönemi ve sonrasında çok güçlü konumları vardı. Halifeler Araplara değil, yetiştirdikleri köle Türklere güveniyorlardı.
İlginç ve aslında incelendiğinde kitap dolusu yazılmayı hakkeden bir husustur bu.

Thursday, 20 May 2021

Moğollarin Cengiz Sonrası Iran'ı İşgal Sebebi ile Kürdler ve Luristan'da Kürd Hanedanlığı!

 Moğol Mengü Khan 1251 kurultayın'da seçildikten sonra, iki küçük biraderinden Kubilay'ı Çin, Helagü'yü ise İran- yukarı Mezopotamya ve doğal sonuç, Anadolu tarafına gönderiyor.

Bu cümle bize kurultay denilen kurumun Moğollara ait olduğunu söylüyor. Kelime zaten Moğolca. Yani Türklere ait değil, daha doğrusu Türklerde böyle bir geleneksel kurum var mı, idi, bilmiyoruz. Batılı akademisyenler Anadolu'ya ilişkin, çok şeyi Türk yapıyorlar, Menteşe'yi ilan ettikleri gibi. Oysa Cumhuriyetin hemen kuruluşu sonrası Türk milliyetçiliğinin ''tarih masasının'' fahri öğretim üyesi olan meşhur Osmanlı tarihçisi ve Türkten başkasını kabullenmeye bazen niyetli olmamış Paul Wittek bile Menteşe'nin Kürd Emir Bahaedin ya da Bahadır Bey'in oğlu olduğu gerçeğini kabulleniyor kitabında.
Üzerine çalışıyorum, uzun sürüyor bir çok konu var , ama reenkarnasyon vaziyetine girmezsem, bu yıl sonuna kadar sırayla toparlayacaklarım , yayınlayacaklarım olacak.
Devam edelim.
Moğol Khan Mengü kardeşi Helagüye şu talimatı veriyor : '' As for Helagü, his instructions were in the first place to destroy the İsmaili's and demolish their castles and then this task completed, to put down the Kurds and Lurs ; the caliph was to be attacked only if he refused to tender his allegiance.''
- İsmailileri imha etmek, kalelerini yerle bir etmek, sonra da Kürd ve Lurları bastırmak , yani canına okumak. Halife'ye ise, ancak anlaşmaya ( teslim daha doğru) yanaşmaması halinde saldırılması.
Bakın, Moğol Khan açıkça Kürd ve Lurların tepelenmesini istiyor. Ortada ne Pers lafı var, ne Arap, ne meşhur Türkmen/Oğuz , ne Türk, ne şu, ne bu.
İsmaililer kim mi ?
Onun da açıklaması var : ''Al-Baghdadi explicitly says that İsmailis recruited the Kurds of Jibal, and the Khurramis of Babak's region.’’
Meşhur Al-Baghdadi kesinlikle İsmaililer'in Jibal'in Kürdlerini örgütlediklerini söylemiş. Jibal Arapça dağ-dağlık vs ve kasdedilen ise Zagroslar, Media...
O zamanlar epeyi bir Kürd yani.
Peki Babak'ın Khurramileri kim ola acaba ?
Bir tanesinin ismini vereyim toparladığım notlarımdan: ''Babak’s one of famous supporters, may be actually a sponsor, was a Kurd, İsmi al-Kurdi, who was the Lord ( sahib) of the Marand region.''
İsmi al-Kürdi, Marand bölgesinin lordu. Babak'ın en önemli destekçisi. Müslüman değil, bir başka inançtan. Marand ve çevresi 900 yıllarının sonlarına doğu Rawwadi Kürd devletinin hükümranlığındaydı. Tebriz'in ise tamamına yakını Kürd.
Geriye kaldı Lur.
Bu halk için eski zamanlarda Kürd deniyordu. Minorsky dememeye başlayınca, iş değişmiş olmalı. Ben hemen yine kısa bir not düşeyim :''Little Luristan lay west of the R. Dizful, extending nearly to the Plain of Babylonia. Its Dynasty, called Kurshid, [was founded in 1184 by the Kurd Shodja ed-din Khurshid, and existed till Shah-Werdy lost his throne in 1593).''
Küçük Lur , R.Dizful'un batısına doğru, Babylonia düzlüklerine kadar, uzanırmış. Hükümran hanedanın ismi ise Khurshid miş. Ve 1184 yılında bir Kürd tarafından kurulmuş. 1593 te yıkılmış.
Bu Kürd devletini ben de ilgisiz bir kitabı okuyana kadır duymamıştım.
Netice itibariyle Luristan'ın çoğu vaktiyle isterse Kürd olmasın. Fakat buradan çıkan sonuç şu; Moğollar genel olarak, kendileri de tam olarak kimin ne olduğunu bilmeseler de, Kürd göçebe aşiretlerini tüm İran, yukarı Mezopotamya ve Anadolu Kürdistanından biliyorlar.
Moğollara iyi istihbarat verildiği de belli.
Bu arada tam Moğol işgali zamanında bir de Kürd olarak asıl Salahaddin'in oğul, yeğen ve torunlarının bir birilerinin gözünü oyduğu tam altı tane Kürd devleti varmış. Meşhur 19.asır Mongol tarihçisi Sir Henry H. Howorth, Moğollara karşı çıkabilecek tek gücün bu altı Kürd devleti olduğunu yazdıktan sonra , cümlesini şu sözlerle tamamlamıştı. ''Kürdlerin tarihte birleştikleri ne zaman görülmüş ki.''
Yazılacak epeyi bir konu var. Keşke gençlerden tarihle ilgilenenler çıksa, akademik ünvan alsalar ne iyi olurdu. Zamanımızda tarihi hususlarda bilgi tek başına bir anlam ifade etmiyor. Bulgular ve gerçekleri yazmanın yanında, asıl bir de çalışmanın okunması lazım. İşte burada da, bilinenlerin, doğruların görülmesi ve tartışılabilmesi için akademik titr gerekiyor, şart.

Monday, 4 January 2021

Meleke Tawus ve Xızır ile Areman


Üzerine düşünüp taşınıp detaylı ama çok uzun olmayan bir makale yazmak lazım. Ama yine de hemen bir şeyler yazayım dedim. Zira Ali Doghan'la yaptığımız programda kısaca bazı düşüncelerimi açıkladım. Dolayısıyla en azından biraz daha derli toplu belirlemeler bulunan bir kısa yazı hazırlamak gerekti. Elbette yaptığım bu yorumların şimdilik çoğunlukla tuhaf karşılanacağını da tahmin edebiliyorum. Yani Yezidilikle ilgili son tesbiti, okuduğum ve onayladığım, üzerine biraz düşündüğüm şekli ve Re Haq'la kurduğum benzetmeye yönelik olarak.

Eğer detaylandırabilirsem zamanla, çok daha derli toplu bir makale çıkarabilirim. Amacım, konuya ilgi duyanlara yeni bir bakışı tanıtmak, üzerine tartışma açılmasına katkıda bulunmak. Gerçi daha Pir Sultan Aptal'a peygamber veya devrimci lider gözüyle bakanlardan geçilmeyen muhafazakarın muhafazakarı bir ortama farklı düşünebilmelerini sağlamak için mucize bile yetmeyebilir, onun da bilincindeyim elbette.


Daha evvel de düşünmüştüm gerçi Xızır'ın Meleke Tawus'un Re Haq karşılığı olabileceğini ama tam şekillendirememiştim ve o sırada da zaten araştırma rotamı iyice değiştirdim, okul falan derken kaldı, ta ki şu son günlere kadar.


Konuya giriş yaparsak, kısacası, galiba Re Haq, Meleke Tawus kavramını, Budist+Şii Sufilikle iyice muhabbeti arttırınca Xızır'la değiştiriyor. 

Ama ortada tek bir inanç var zaten. Yani Re Haq, Yezidilikten türeme değil. Aynı kök, biri Budist+Şii+Sufi, diğeri Sünni+Sufi görüşlere giriyor zamanla. Gerçi bu anlatacaklarım sadece hipotez , yerine oturmamış ama bu minvalde bakacağım artık.

Ebu Muslim sonrası çıkan ayaklanmalarda Hilafet-Islama karşı alınan büyük yenilgi işin en ağır darbesi. Hele Bavık (838) yenilgisi ise tam yıkım ve Islama geçişler hızlanıyor, Sufilik kapıları açılıyor, o yorum kendisi de gelişiyor, filizleniyor olmalı, pek incelemedim. Bu arada Xaji Bekdeş'i de ihmal etmemek lazım galiba. Zira Mevlana kendisi için ''Müslüman değil'' tesbitinde bulunuyor. Bu arada köylerimiz de Bekdeş ismi de mevcuttu. Eğer kendisinin Xızır figürünü kullandığı tesbit edilirse, Re Haq ismini alacak Kürd inancının kendisinden de bu doğrultuda etkilendiğine hükmederiz. Ayrıca Moğol İlhan Kağan'ı Gazan'ın 1295 de Islama geçişi sonrası ortalıkta çok sayıda bulunan Budistlerin bir kısmının yıkım ve camiye çevrilmekten kurtarılıp, Sufi Xangahlarına dönüştürülen Budist tapınaklarında Sufiliğe iltica edip, görüşlerini yaydıkları da biliniyor. Re Haq üzerinde bunların da elbette etkisi oldu. Gerçi Xızır'la münasebet üzerine düşünmek lazım daha.

Şİmdi gelelim işin esasına: Zerdüşt peygamberin aslında dualist Ormazd- Areman mücadelesine dayalı ve Mani peygamberde daha da net biçimde mevcut bu sistem de, iyilik ile kötülük kaynağı iki yaratıcının hakimiyet mücadelesi var ve elbette bunların çatışmalar en başta da insanların hayatlarını etkiliyor.
Burada evvela tartışmayı çok kısaca Islam üzerinden örnekleyerek başlatıp hemen Zerdüşti-Maniciliğe dönelim

Müslümanlar Allaha hem kendilerine kötülük yapmasın, hem de iyilik yapsın, hem günahlarını affetsin, arkasından bir günah işlediğinde tekrar affetsin ya da kendini kötülükten korusun, ama kendilerine ona buna kötülük yapabilmelerini sağlayacak iyiliği de yapsın diye yalvarırlar.
Zira hem iyilik, hem de kötülük Allahtan gelmektedir. Tabi bu arada Şeytan ne işe yaramaktadır, o da ilginç bir tartışma olabilir elbette.

Zerdüşt peygamber ya da Mani peygamberin iyi-kötü, dualist-çift tanrılı sistemlerinde ise, bazı topluluklar iyi tanrıdan korkmak için bir sebeb görmeyebilirler. Gerçekten de, varlığı iyiliğe endeksli bir yaratıcıya kendinize kötülük yapmaması , günahlarını affetmesi için dua etmenin mantığı da yok.
Zira o bizleri, iblislerin ve kötülüğünden kurtarmak, bizleri kötüye karşı korumak için var.
O zaten kendisine, kurbanlar kesseniz, günde beş değil elli beş defa namaz da kılıp da tam tersine size kötülüğün en berbat türünü yapması için yalvarıp yakarsanız da, size kötülük yapmaz.
O zaman niye ona, yani Ormazd'a tapınalım?
Zaten kendisi iyiliği temsil ediyor, onu teskin etmeye, yatıştırmaya teveccühünü kazanmaya ihtiyacımız yok ki?
Oysa bize kötülük yapan, yapacak olan, her melaneti başımıza saracak biri varsa, o da kaynağını bizzat kötülükten alıp beslenen Areman'ın ta kendisidir.
Hayatımızın tüm akışını düzenleyen de odur.
O zaman biz Areman'a tapınmak, onu gönlünü hoş tutmak için elimizden geleni yapmak zorundayız. Zira kendisi, belki ikna olur da, bizi hem kendi gazabı, hem de diğer iblislerin tasallutundan korur ve gözetir.
İşte bence Yezidi'nin ''Şeytan'a'' tapınması böyle bir yorumun neticesi olmalı. Bir de, arada kullanılan Islami Şeytan tabiri ise açıkça çok zayıf görünüyor, zira Şeytan'ın Areman'a kıyasla hiç bir keramet ve kıymeti harbiyesi yok.
Adına her nasılsa Meleke Tawus ve şahsında enkarne olduğu ve güzelliğiyle meşhur, ama aksine ayakları çirkin Tawuskuşu verilmiş, gerçi bu hususta literatürde epeyi açıklamalar mevcut.

Peki Xızır bunun neresine tıkıştırılacak?

Meleke Tawus'a hem saygı duyulur, hem de korkulur. Zira Yezidiye her an yardımcı olacak da kendisidir, çelme takacak da.
Re haq mensubuna da Xızır bazen, yaşlı bir adam adam bedenine enkarne olup, yardımcı olabilmektedir.
Xızır'a seyahate, cenge gidenin yolunu açık etsin diye dua da edilir aslında. Pekala, dua edildiğine göre, Xızır'ın elinde insanların yollarını açık tutacak, kötülüğe karşı koruyabilecek güç bulunduğuna da inanıyoruz demektir, öyle değil mi?
O zaman da Xızır, insanın gününü hoş tutma yanında, tüm hayatını zindan edebilecek kudrete de sahip olmalı, değil mi?
Mesela yolu açması için dua etmenize rağmen, tanıdığınızın başına bela gelirse, Xade veya Haq suçlanmaz.
Aklımıza bile gelmez, zira biz yolumuzu açık etmesi için Xade veya Haq değil, Xızıra başvuruyoruz. Demek ki ''kudret'' Xızır'da!
Ama öte yandan da, yol kapalı olduğunda, kendisine yalvardığımız halde açık tutmayan Xızır'a da bu arada tek kelime gücenecek laf etmediğimiz gibi, gücenmek ve laf etmek aklımıza dahi gelmez.

Neden mi?
Çünki Yezidi nasıl Meleke Tawus'a gücendiğini gösterecek bir kelime etmeyi dahi asla aklına bile getirmiyorsa, Re Haq/Alevi'de Xızır'a gücendiğini belli edecek laf etmek şöyle dursun, gücenmeyi akıl dahi edemez de, ondan!

Re Haq/Aleviliğin Meleke Tawus, hatta asıl Areman karşılığı Xızır'la bugün tanışmış oldunuz...

Sunday, 27 December 2020

Pir Sultan Abdal - Aptal

 Pir Sultan Abdal - Aptal

Son defa bir daha yazayım da, siz de, bende kurtulalım bu işten:-)
Türk ve Moğol, Abdal gibi bir isimde bulunan -bd 'yi, -pt söyler. Bu bilinen bir fenomen. Türkçe de denir de, Moğol tarafını da ben ekledim.
Türkçe konuşma dilinde Abdal diye bir kelime yoktur.
Ya ne vardır?
Yerine Aptal vardır.
Niye?
Çünki, yukarıda da belirttiğim gibidir. Yani, Osmanlıca evraklarda düzgün biçimde Arab alfabesiyle Abdal yazılan ve muhtemelen Hanedan mensupları ile muhtelif etnisitelerden müteşekkil bürokrasisindeki memurlarca Abdal söylenen kelime, Türk-Türkmen ve Yürük bilinen ve o dili konuşan göçebe-köylülerce Aptal söylenir de ondan!
Aptal ise Türk dilinde bir hakaret sıfatıdır.
Akıl yoksunu, geri, perişan, üstüne başına dikkat etmez, zurnacı, çingene ( aşağılamak için) pespaye vb., gibi kendilerine hiç yakıştırmadıkları sıfatlardır.
Şimdi, eğer Pir Sultan Abdal diye bir Türkmen köylüsü doğmuş ve bu isimle anılmışsa, bu alenen uydurmadır.
Niye?
Yukarıda belirttiğim gibi, hiç bir Türkmen, Türk, Yörük, oğluna, torununa Aptal ismi vermeyeceği gibi, hele hele vazgeçtik Pir, Sultan'a aptal diyebilecek kadar da akıllarını kaçırmamışlardır.
Bir Türk diğerine eğer Pir Sultan Abdal dan bahsederse, Pir Sultan Aptal der, Abdal değil; ancak Aptal diyebilir, çünki lisanı, dili öyle dönüyor da, ondan!
O zamanlar maalesef ortalıkta televizyon kanalları, liseler, I-Phone lar, gazeteler vs olmadığından da Türkler de malüm henüz çıkmayan gazetelerin yayınlanmamış makalelerinde mevcut olmayan Abdal kelimesini düzgünce, Abdal olarak okuyup söylemeyi de öğrenememişlerdir.
Pir Sultan Abdal ismini bir Yürük-Türkmen, bir diğer Yörük-Türkmen'e haber verirken ismini ''Pir Sultan Abdal'' değil, ''Pir Sultan Aptal'' diye duyurabilir ancak.
Diğer Yürük-Türkmen'in cevabı da muhtemelen gülmek olurdu itiraz ederken.
Yani bir Türkmen-Yürük, kendisine değil Pir Sultan Abdal, ''Şeyh+Pir Padişahlar Padişahı, Sultanlar Sultanı Abdal'' ünvanlarıyla anılan biri gelse de itibar etmez, kendisini evliya mertebesinde görmez.
Niye?
Çünki adamın ismi Aptal'dır ve Yörük-Türkmen'in gözünde bir Aptal ne Sultan ne de Padişah, ancak Aptal olur da ondan!
Hala anlamadınız mı?
İşte Kürdlerin anlamayla problemi bulunduğundan, devlet kuramayıp yok edilmeyle karşı karşıya kalmışlardır.

Tuesday, 18 August 2020

Sabah Yoğunlaşan Sis Üzerine Kısa Notlar

Sis bu sabahla beraber palmiye dallarının üzerine doğru çökünce, balkona çıkıyorum hemen. Aslında hanım daha evvel işaret ediyor ama bu denli yoğun değildi uyardığında. Yaşadığımız  şehirde pek te görmeye alışık olmadığımız böylesi bir fenomen bir anlık ta olsa, monoton rutinimize heyecanlı bir canlılık katıyor.

Irice bir kuş, ağırlığına nasıl dayandığını bir türlü kestiremediğim incelikte bir dalın üzerine sanki büzülerek tünemiş, bir yontma taş gibi hareketsiz ve donuk duruyor.

İçime çektiğim nefes sis’in serin mi serin ağırlığını taşıyor. Eşim hoşnutsuz, bense sevinçliyim tabiatın bu ilginç gösterisine.

Aklıma hemen Stephen King’in Mist romanı ve keyifle izlediğim esinlenerek çekilmiş filmi geliyor. Normal de başka birilerinin senaryosu olsa, hele o kadroyla izlemeyeceğim dizi, bu usta yazarın eseri olduğu için itiraz etmiyorum elbette.

‘’Keşke’’ diye düşünüyorum, ‘’benzeri olaylar zincirini de burada bu sis tetiklese’’, sonra da bu tuhaf temennimden ötürü kendimle dalga geçmeye başlarken, sis’in sol istikamete düşen tepe ile üzeri ve etrafına serpiştirilmiş evlerle birlikte denizin de görüntüsünü içine çekerek yayıldığını  farkediyorum.

Artık palmiye dallarının gerisine düşen alanın tamamı bu beyazımsı karanlığın yörüngesine giriyor.

Bir dalın üzerinde hareketsiz ve donuk duran  irice kuş’un görüntüsü de ağır ağır belirsizleşmeye başlıyor.

Sis, palmiyelerin ince uzun ve matlaşmış yeşil yapraklı dallarını da yutacak belki...Sonra da ıslak serinliğinde, beni…

Telefon etmem gerektiği aklıma geliyor, içeri giriyorum.

Bir müddet sonra da sis dağılıyor.

Tabiatın beyazımsı karanlığına son vermesiyle birlikte, o iri kuşun hareketsiz ve donuk tünediği ince dalın üzerinden hızla havalanıp gözden kaybolduğunu söylüyor eşim.

Monday, 17 February 2020

Urfa, Edessa ile Jerusalem Şehir İsimleri Üzerine


Okuduklarımdan, notlarımdan bazı aktarmalara devam edeyim.
Medieval dönemlerde bölgemizde olup bitenler hakkında en önemli
bilgileri sağlayanların başında Michael (Mikail) the Syrian gelir.
Syria Ortodoks Kilisesinin patriğiydi bu isim. Kendi lisanı Syriac ile
kaleme aldığı kronikler çok önemli.
Benim okuduğum, klasik Ermenice tabir edilen lisana yapılmış
tercümenin İngilizceleştirilmiş hali. 
Jean-Baptiste Chabot ise Fransızca’ya Syriac orjinalinden
çevirmiş, asıl okunması gereken de o aslında ama bu çevirinin de işe
yaramayacağı söylenemez tabiatıyla.
Önemli bir husus var. Bu eserde sıraladığım isimlerin, doğru-yanlış,
anlamları ve kısa tarihleri mevcut. Ben mesela Urfa şehrinin anlamı için
tıklamıştım, envai çeşit ve bir kısmı da bir diğerinden kopyalanmış bir
çok temelsiz belirlemeler gördüm. Türk dilinden olduğunu iddia edenler de
epeyi mevcut olmakla birlikte, bu ifade bilgi ve kaynaktan ziyade, resmi tezlere dayanır
görünüyor, zira değil.
Umarım faydası olur, şu kısa bilgiyi de yayınlamış olayım, içime dert olmasın.


P.186: After the Flood, King Nimrod (Nebrovt') built and named
it Ur'haw Ovre'd. "Ur'" in our language means village, and "haw" means
Chaldean, thus [the name Urha translates] "village of the Chaldeans."


İlginç ve öğrenilmesi gereken bilgiler var burada. Urfa’nın ‘’sel’den’’
sonra Nemrud tarafından kurulduğunu yazıyor.
Bence Patrik, sel'den bahisle, burada etimolojik-tarihi doğruları da biraz inancın
kodlarıyla harmanlamış ve öyle sunmuş, ama bilgi doğrudur olabilir. Nemrud,
demek ki Syriac konuşuyormuş Patrik Mikail’in iddiasına bakılırsa ve Ur’haw  Ovre’d demiş.
Mikail’e göre ‘’Ur’’ Syriac dilinde ‘’köy’’ ve ‘’Haw’’ ise Chaldean ( Kalde’li)
demek. Bu Kaldeliler ve Nasturilere Botan-Hakkari ve Mavsil ( Musul) Kürdleri ve
artık hangi topluluklar bölgede yaşamışsa muhtemelen toptan Süryani diyorlardı,
gerçi her birinin ayrı isimlendirildiğine dair belirtiler de var.
Her ihtimale karşı, anlaşılır olması açısından genel Süryani tabirini kullandım. 
Yani Urhaw, Kaldelilerin Köyü demekmiş!
Tekstte Ur’haw’dan sonra gelen Ovre’d için bir açıklama yok.


Jerusalem hepten ilginç: ’’In the same way Melk'isedek, son of Ham,
built a city in Palestine and called it Urishle'm, which translates "village of peace,"
since according to our Syriac language, it was a village and could not
be called a city. We pronounce it "Jerusalem."


-Aynı şekilde Ham’ın oğlu Melk'isedek de Filistin’de bir şehir kurmuş
ve ona ‘’Barış Köyü’’ anlamına gelen Urishle'm ismini vermiş.
Patrik Mikail, ‘’bizim Syriac lisanına göre o bir köy idi ve şehir olarak
anılamazdı. Biz de Jerusalem şeklinde telaffuz ettik,’’ diyor.
Yani işte buymuş Jerusalem'in ne olduğu ve hangi lisana ait bulunduğu...


Edessa, Urfa’nın diğer ismi. Mikail’e göre Asur kralı Sennacherib/Senek’erim
( M.Ö. 704-681) şehri yakıp yıkmış ve Urfa, İskender gelip de yerlileri
tepeleyene kadar harabe kalmış. Kendisi muhtemelen Beth Kardu’ya
doğru ilerlerken, harabe şehir ve etrafının cazibesine kapılmış, yanında
bulunan ve adına İskender’in ölümünden sonra Hanedan kuracak olan
komutan ve arkadaşı Seleucus’a  ‘’Bu yeri bir şehre çevir’’ demiş.
İskender’in ölümünden sonra Seleucus şehri kuruyor ve Edessa,
yani Mİkail’e göre Makedon dilinde ‘’Bunu seviyorum’’ anlamına gelen
ismi veriyor. Çünki İskender ‘’ I love this. Built it into a city
( Burayı sevdim, onu bir şehr’e çevir/inşa et/haline getir),’’ demiş.
Mikail o zamanlardan itibaren de Greklerin kronolojik notlarında
Edessa için ‘’So’rtu Makedonis’’ yani ‘’Suriye Makedonyası,’’ diyorlarmış.


Notlarım da daha var bazı şeyler ama bu konuyla doğrudan ilgili değil.

Bazı Anadolu Selçuklu Vakıflarının Kitabelerinde Yazılanlar Üzerine


        4/11/2016 tarihinde, yani üç yildan fazla bir müddet evvel aşağı da ismini verdiğim makaleyi okumuş ve notlar almışım. Bunun gibi yüzlerce mevcut. Her birinin üzerine makale yazmam imkansız artık, yaş ve zaman meselesi. Konularla ilgilenenler çıkabilir ileride, boşu boşuna yatmasın yayınlanmadan. O sebeble, okuduğum makale de aldığım notları güncellemeden yayınlamayı uygun gördüm varsa yanlışı ve doğrusu, hatta düzeltmeye zaman bulamadığım bazı imla hatalarıyla. Çok kısadır, umarım gelecekte bu konularla ilgilenenler çıkar ve gözlerine çarparsa ve içeriği uygun düşerse, faydalanırlar. Bu notlar okuyucuya ayrıca bu makaleyi incelerken ‘’neye’’ ve ‘’nasıl’’ baktığım hususunda da bir fikir verecektir.

Yazar Selçuklu dönemi vakıflarda kitabeleri inceliyor. Çok önemli bir çalışma bence zira bazı tarihi rivayetlere, Batılı bir çok akademisyence de desteklenen resmi tarih anlayışına bence pek de uymayan bazı belirlemeler, aslında, deliller mevcut. Öyle ki, bu 34 sayfalık çalışmanın kendisi üzerine bir akademik çalışmayı hakkediyor. 

Makale’nin ismi Waqf and Patronage in Seljuk Anatolia: The Epigraphic Evidence, Selçuklu Anadolu'sunda Vakıf ve Patronaj: Epigrafik Kanıt,
Cambridge University Press ,

Author(s): J. M. Rogers,

Anatolian Studies , Vol. 26 (1976), pp. 69-103,

Published by: British Institute at Ankara,

Notlar,
 -Okuduğum sayfalarda dikkatimi çeken bir husus var; Selçuklu dönemi inşa edilen eserlerde, ya da el konulmuş olanlarda ki inskripsiyonlar, evvela bir oradan başlayayım. Bu hususta mümkün olduğunca İrani-Moğol ve Orta Asya kitabeleri bulmak ve Selçuklu ile Beyliklerinkilerle karşılaştırmak gerekiyor.
İnskripsiyonlarda Arap ve Pers kelimeleri geçiyor gibi. Yazara göre Pers deyince Arap olmayanların tümü anlaşılıyormuş. Arap kelimesinin kullanımı belli ki dini hususiyet ve hassasiyetlerle ilgili. Bulmak lazım, acaba Selçuklu ve beyliklerle çağdaş ya da evvelki veya hemen sonraki dönemlerde Arap harici Türk ile diğer bazı kavim isimleri geçiyor mu ?
Eğer geçiyorsa o zaman neden Türk oldukları iddia edilenlerde Türk ismi geçmediğinin kuvvetle sorgulanabilmesi gündeme gelecektir.

Mesela Sivas'taki Gök Medrese inskripsiyonu 670/1270-1 tarihli. Vakıf tarihi ise 1279-80. Yani Gök ismine bakılırsa, eh yani mutlaka Türkdür, Türkçedir, yani muhtemelen Türklerden bahsedecektir diye hevesle okumaya başlıyorum. Bizi ilgilendiren de, bilgilendirme inskripsiyonunda yazılanlar, Arapça:

p.3-5 : ''Amara bi-insha' hadhihi'l-madrasa al-mubaraka taqarruban ila'llah ta'ala al-sahib al-a'zam al-dastür al-mu'azzam mawla mawali al-'ar[ab wa'l-'ajam ...] rusim (?) al-karam qiwam al-dawla al-qahira wa nizam al-milla al-zahira Abu'l-Khayrat wa'l-Ta'at wa'l-Hasanat Fakhr al-Dawla wa'l-Din 'All b.al-Husayn ahsana Allah 'aqibatah fi 670 (in words) ''

''Has ordered the construction of this blessed madrasa to gain God's favour, the grand vizier, the exalted minister, the lord of the lords of the Arabs and the Persians [sc. the non-Arabs], the [. . .] of nobility, the support of the victorious state, the regulator of the flourishing people, Abu'l-Khayrat wa'l-Ta'at wa'l-Hasanat Fakhr al-Dawla wa'l-Din 'All b. al-Husayn, may God grant him a good end ...''

Burada Türk ismi de Gök kelimesi de yok...Bir Türk devleti yöneticisi, vezir- hadi Arapları anladık- neden  Arap olmayanlara Arap ağzıyla Acem diye hitab eder ?
Türkler kendilerini bu Acem toplamı içersin de görüyor idilerse, o zaman hiç te Selçuklu tarihçilerinin bizlere boyamaya çalıştıkları bir Türk-Türkmen kavramından bahsedileceğe benzemiyor.
Neticede Acem, İrani halklar için verilen bir Arabi isim.

Gök kelimesi ise ortalıkta görünmüyor. Belli ki Selçuklu veziri bırakalım medresesine Gök ismini vermeyi, bence kesinlikle Gök kelimesinden de bihaber olmalı.
Peki kim ve niye bu vezirin eserine öz Türkçe bir isim koyabiliyor ?
Ne zaman?

-Aynı sayfada bu defa vakfiyede hem krallık hem de vezirin titulature'si  sunuluyor, her ikisinde de ne Türk ismi ne de Gök kelimesi yok.

- inscription of Sahib Ata/Fakhr al-Din 'Ali's mosque at Konya: buradaki inskripsiyonda ise mutad Arap ile Acem'e ilave olarak Grek-Yunan kelimesi de geçiyor ama  Türk, Türkmen, Oğuz vb. hiç bir kelime yine mevcut değil.

p.6: Aksaray'da ki meşhur Sultan Hanı kervansarayında da aynı trend devam ediyor. Arap ve Acem mevcut, ama Türk yok.
p.7: Burada hepten ilginç bir örnek var, Uluborlu Çarşı Camii( 1231-2), inşa ettiren: ''The foundress was a daughter of the ruler of Erzurum, Mughith al-Din Tughrilshah (died 622/1225) who married Kayqubad I. ''

Tughrilşah, tastamam bir Türk ismi, yani Şah kelimesini çıkarırsak kalan kelime Tuğrul. Bu eserin inskripsiyonunda da Türk, Türkmen, Oğuz vs yok.

p.10: The Jami' al-Hanabila at Salihiyya in Damascus in the name of  Gökbüri , ruler of Irbil, dated 599/1202-3, had a different fate.''

Gökbüri Türkçedir ve ''Mavi Kurt'' anlamına gelir. Kimse de sorgulamaz, börü Türkçe kurt olduğuna göre, neden kulanılmaz, kurt neyin nesidir, demek bu arada Boz Kurt efsanesi de sorgulama altında. Bir başka makale gerektiriyor.

Bu Türk yöneticiyle ilgili bilgi toplamak lazım. Erbil genel olarak Türklerin yönetiminde kalmış o dönemlerde. Bunlar köle mi, yoksa bağımsız beylik mi kurmuşlar ? Beylik olsaydı Türk tarihçiler büyük bir hevesle naklederlerdi.

p.16-17: silahdar ''sword-bearer'' ; Moğolcadaki Uldachi-Oldachi karşılığı...; Sa'd al-Din Köpek/Kubak  ??? İlginç...İsmi köpek olmayabilir demek ki.
p.19: master of horse : amir akhür.

p.22:'' Ülkütaşır, art. cit., note 38 above (120, (b)) reads Naqita as Nakida/Nigde, an improbable spelling which is nevertheless just acceptable. M. Behçet, art. cit. (ibid.) II, 46, No. 10, reads Tuqit, hence Tokat which is more usually spelled Tuqad/Tuiqat ''

Bu da ilginç...

Çok önemli  kaynak : ; Rashid al-Din, Jami' al-Tawarikh, translated by J. A. Boyle as Rashid al-Din Tabib. The Successors of Genghis Khan (New York-London 1971).

p.27 : Burada Sinop duvarlarında ( kale olmalı) inskripsiyonlarda 1215-16, iki defa Türkçe soy isimli bir emirin ismi geçiyor. Badr al-Din Qaymaz. Ve dip notta ise muhtemelen ismi geçenin çağdaşı  ve bir fermanla tarjuman tayin edilen ve hali hazırda amir-i sipahsalar olan Kamal al-Din'in ismi veriliyor. Bu ise Selçuklu zamanı ve hemen sonrası , mesela 1300-1400 gibi tarjuman yerine ''çevirmen'' gibi bir kelimenin kullanılmasının zorluğuna delalet ediyor. 1380-90 yıllarında bir eserin Türkçeye ''çevrilmesi'' üzerine Sara Nur Yıldız isimli Türk tarihçinin academia-edu'da iddialı bir makalesi var, Batılıların da mevcut. Dikkatle incelenmesi gereken bir interpolation olabilir ortada eğer çevirmen kelimesinin o dönemlerde kullanıldığı iddia ediliyorsa. 

p.28 :  Siwasta ...Develi merkez camiinde ( Develü-Qarahisar) inskripsiyonda bu isim geçiyor, kadın köle ismi gibi...kaynak: M. Akok and T. Ozgüç, "Develi abideleri," Belleten XIX (1955), 377-84. The name, Siwasta, is conjectural, but bint is clear. ''

Tüm notlar bu kadar...